Şiir Antoloji.comKitapŞiirEtkinlikler Şarkı SözleriŞarkılar Antoloji.comResimForumNedir?Antoloji.comÜyelerAntoloji.comGruplarAntoloji.com Mesajlarım
 
 
 
 
 Forum Ana Sayfa
  - Yaşam
  - Güncel
  - Bilim
  - Edebiyat
  - Şiir
  - Kültür Sanat
  - Müzik
 Tüm Tartışmalar
 Serbest Kürsü
 Konferans Salonu
 Mavi Salon
 Nedir Bölümü
 Forum Yazılarım
 Sevginizi İlan Edin
 Yeni Tartışma Aç
 Anketler
 Kimler Online?
 Forum Kuralları
 
Forum bölümü ile ilgili düşüncelerinizi lütfen bize yazınız

Antoloji Dünyasından Haberler
 
Salih Altındağ - (Onaylanmış Üye)   Offline Offline

"“BÜYÜK DAVAMIZ; EN UYGAR VE EN KALKINMIŞ MİLLET OLARAK VARLIĞIMIZI YÜKSELTMEKTİR” ATATÜRK (1KASIM 1937)"

Bu üyenin profilini görmek için buraya tıklayın

Bay Bay, 47, İstanbul
Kıdem :
Aktivite :
Popülarite :

Forum alanlarına yazdıkları

 
13.05.2010 23:26:00        Bu mesajı cevapla. Bu mesaj şu mesaja yanıt olarak yazılmıştır.
 
- IX -

SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN

ETKİSİ VE HALİFELERİ





Seyyid Muhammed Nur,19 ncu asır karanlığını aydınlatan muhteşem bir güneştir. Tarikatların istismar kaynağı haline geldiği, şeriat ulee tetkik etmek masının korkunç bir gerilik ve taassub bataklığına saplandığı bir devirde Üsküp civarında bir ışık olarak parlamış, köhnemiş kafaları aydınlatmış, tarikat taassubunu yırtmış, İslâmın sosyal niteliğine dikkati çekmiş bir yüce varlıktır ki, izleri asırlara etki yapacak kadar derindir ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş mucizesinde O'nun kişiliğinin izleri açıkça görülmektedir. Örneği tekkelerin kapatılması, devrimler, Cumhuriyet idaresi, kıyafet ve harf inkılabları dikkatle tetkik edilirse, bu devrim hareketlerinin liderlerinde Seyyid Muhammed Nur'un fikirleri ve inançlarının ne kadar köklü bir tesiri olduğu kolayca anlaşılır. Esasen Seyyid Hazretleri, Üsküp'te ikamet ederken daima aydınlarla temas etmiş, ve bu arada Manastır askeri lisesinde öğrencilere altı ay süre ile varidat şerhi okutmuştur.

Seyyid, Manastır idadisinde ders vermekle kalmamış, askerî lisenin öğretmenlerine melâmiliği telkin ve onların hepsini mürşid yapmış ve kendilerine eğitim görevi vermiştir. Bu öğretmenlerin askeri öğrencilere melâmetin fikir ve ruh yapısını telkin ettikleri ve onlara Seyyidin anlayış ve fikriyatını intikal ettirdikleri bilinmektedir. Zaten tarihi olayların seyri, Kemalistlerin davranışları bu konuda o derecede açıklık getirir ki ilmi bir araştırma yapmadan da (Kemalistler Melâmiliğin etkisinde kalmışlar, Atatürk ve arkadaşları da bu havada yetişmişlerdir) demek daima mümkündür.

Bu arada Atatürk'ün (şeyh, bey, köle) gibi sözleri yasaklaması, unvanları ve aile asaletine ait işaretleri kaldırması, tekkeleri ilga etmesi göz önünde tutulursa, bunu ancak bir melâmi'nin veya bu düşüncede olan bir insanın yapabileceği anlaşılır. Seyyidin etkisi bir devrime neden olmuş, bir imparatorluk üzerine bir Cumhuriyetin kurulması ve devrimlerin yapılabilmesi için gerekli malzeme ve ortama yardımcı olmuştur. Bu sosyal ve tarihi etkisi yanında melâmiliğin sistem haline getirilmesi de Seyyidin bir başka üstün yönü olarak dikkati çeker. O hem büyük bir sosyal varlık, hem de kudretli bir mütefekkir ve filozoftur. Vahdeti vücudu anlatışında ki incelik ve espiri büyük bir idrakte olduğuna delildir. Fikirlerini eserlerine aktardığı gibi, fikir ve hali intikal için pek çok insan yetiştirmiş ve onları Osmanlı imparatorluğunun geniş bölgelerine dağıtarakmelâmetin yayılmasına sebep olmuştur. Yetiştirdiği öğrencileri arasında: Hasan Fehmi Ege'de; Hacı Maksud Efendi, Amiş Efendi, Abdülkerim Efendi, Safi Efendi gibi büyük kişiler İstanbul'da Melâmeti yaymışlardır. Ülkenin her yöresine gönderdiği yüzlerce mürşid aşağı yukarı her vilayette yerleşmiş ve melâmetin nâşiri olmuşlardır. Seyyit, Hakkı baba, Kadir bey, Yasin efendi, Mustafa efendi, Aburrahim Fedai, Abdülehad, Rauf Bey, Yunus efendi, İsmail efendi, Ali Urfi efendi, Salih efendi, Hacı Faik Bey, Mahmut efendi, Süleyman Bey, Abdülkadir Bey, Ali Rıza Vasfi Efendi, Hacı Hasan dede, Hayrullah efendi, Abdullah Hulusi efendi, Ahmet Safi efendi, Kemal efendi, Vehbi efendi, Aziz Baba, Ahmet Hamdi efendi, Veli efendi, Elmas efendi, Recep Ferdi Bey, Hüseyin Sıdkı efendi, Topal Recep efendi, Kaymakam Ahmet Bey, Osman Şadi Bey, Haririzade Mehmet Kemaleddin efendi, Bursalı Mehmet Tahir Bey, Ali Rıza efendi, Hacı Cemâl Bey, İbrahim efendi, Aşık Vasfi, Ahmet efendi, Gaybi efendi gibi pek çok halifesi melâmiliği neşr ve izah etmişlerdir.

Bu büyük insanların hayat hikayeleri ve hizmetleri ayrı bir kitap konusu olacağından burada bir kısmının isimlerini sadece zikrettik.

En az Üçyüzaltmış (360) halifesi Türkiye'nin ve dünya'nın çeşitli bölgelerinde Seyyid'in fikir ve inanç sistemini anlatmışlar, oralarda öğrenciler yetiştirmişlerdir. Meselâ Ankara'da İsmail Arabacı Efendi gibi büyük bir veli yaşarken İstanbul Valiliğinde bulunan Muhiddin Üstündağ da Seyyidin öğrenci ve halifelerinden bir başka kişi idi.

Türk siyaset ve fikir hayatında eşsiz etkileri olan Seyyidi ve O'nun etkinliğini sürdürendeğerli öğrencilerini ayrı bir konu içinde tetkik etmek ilmi ve vatani bir borçtur. Ve görülür ki üçüncü devre melâmiliğin kurucusu Seyyid Muhammed Nur, sadece bir pir değildir. Dini hayata indiren ve dinin vicdan yönünü hayat içinde yaşatan bir mükemmel müceddittir. Bu iktidarıdır ki asırlara ve devirlere damgasını vurdurmaktadır.


SON

İSLÂMDA MELÂMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ.

Yusuf Ziya İNAN / iSTANBUL 1976
 
13.05.2010 23:25:00        Bu mesajı cevapla. Bu mesaj şu mesaja yanıt olarak yazılmıştır. Bu mesaja 1 adet yanıt yazıldı >>>
 
- VIII -

SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN

ESERLERİ İÇİNDE GEZİNTİ




Seyyid hazretleri mevcudatın bir görüntü olduğuna kanidir. Ve varlığın müstakil vücudları olmadığını şöyle beyan buyurur:

[[... Onlar kar'a müşabihtir.Vücudü müstakilleri yoktur. Zira kar'ınvücudu suyun vücududur. Başka vücud yoktur. Halk dahi böyledirler.Vücudları vücudü Hak'tır, müstakil vücudları yoktur. [[ Ente ]] halbu ki sen Allah Hak teâlâ'ya hitaptır. [[ Lehâ ]] yani halkın vücudları ve zuhurları için [[ elmaellezi hüve tabii ]] yani zahir olan kar, su gibidir. [[ Mâ elselceti fi hakikate ]] yani hakikatte ve nefsül emirde kar,suyun vücududür. Ancak su bürûdeti hava (soğuk hava) ile kar suretinde görünür. Su namı gizlenip kar namı zahir olur. Nefsil emirde şeyi vahidtir. Halk olan şey cümlesi Hakk'ın zuhurudur. Her suretle cilvegar olup ol cilvelerle halk nam oldu. Nefsil emirde zatı ilahiyeden gayrı zat yoktur. Cümle halk namıyla olan kendi cilvesi ve zuhurudur. [[ Ve gıyâne yekün fi hükmü dâaateş şerâyi ]] yani kar ve su şer'ide ve ahkâmı zahirede birbirlerine mugayyirdirler. Zira su ile taharat olur.Kar ile olmaz. Hatta kardan gayrı su bulunmaz ise ve kar'ı eritecek şey yok ise teyemmüm caizdir. Kar'ın vücudu teyemmüme mani olmaz. Lâkin suyun vücudu mani olur. Ve bundan malum oldu ki zahr şer'ide kar'a, su itlak etmezler. Zira kar'ın vücudü müstakili yoktur ki ana su itlak oluna... kezalik zahirde ve namda Hakk'ın cilvesi olan halk zâtı Hakk'ın gayrıdır, zira zâttan gayrı zât yoktur ki ana Hak itlak oluna. Velhasıl kar suyun mazharı ve sureti olduğu gibi halk dahi Hakk'ın mazharı ve cilvesidir. Lâkin halk'a Hak olunmaz ve mağduma ıtlak olunmaz velâkin [[ yeshibül serece yerfaü hükme ve yevzâh hükm-ül mâ vel emrivâki ]] yani kar eriyip kar namı ve hükmü olan ademi taharet ve teyemmüm ve teyemmüme mani olması ref olup ve su namı ve hükmü olan taharet vaaz olunur.]] (86)

Vahdeti vücud inanacının tahlil ve izahını yapan Seyyid hazretleri: Tevhid tedrisinin gereğini Şerh-i Nutku imamı Ali isimli eserinde açıklarken ahkamı ilâhiyeye itaatkâr ve erkâna saygılıdır:

[[ Kezalik süluki tevhid ile Hak teâlâ tenbih buyurur.......... ey liyahidün cümle halkı fani etmek gerektir. Tevhidi efal, tevhidi sıfat, tevhidi zât ile halk zahir ve fani badehû zâtı Hak müşahade olunup hak nazarıyle sülûk ile halk fani ve Hak baki olduğunu müşahade kılınıp cümlesi Hak zahir olur. Velâkin sülûki tevhid olmaksızın halk Hak demek küfürdür. Neuzubillahi teâlâ. Kâle Ali (R.A.) el cemi bilâ fark zindikatül fark bilâ cem şirk. Taifei Bektaşiyün kendilerini nisbet eden mülahaza ile bilâ süluk tevhid-i halk'a Hak demek ve nazarlarında halkınvücudlarını var müşahade ve mülahaza etmek Mâa haza ıtlakları mücerret küfürdür. Firavunun (Ene rabbikümü âlâ) iddiası gibidir. Allahım ahkâyenâ ân katnet lişeytanil racim. Bu makül cem ve hazretül ruh ve kurbu feraiz tesmiye olunur. Bu makamda enelhak caiz olur. Fakat bu sırrı fâş etmek caiz değildir. Mansur ibnül hHallaç bu sırrı ketme sabrı kalmayıp (Enel Hak) sırrı zahir fâş oldu. Kendi katline dua okudu. Tecemâtel ezdâdı fi vahît Lehâ fehi selâsete anhü sâatı yani bu makam hazreti cemide efal ve sıfat ve zât Hak'la kaim olduğu müşahade olunur. Beyinlerinde zıddıyet sabit olur. Meselâ evvel, Ahir, Zahir, Bâtın, muti ve mani akur münkani gayrileri esma ve sıfata yani hüsnücemal ve zâtı vahit olan Hak Teâlâ hazretlerinin cilveleridir ve sıfatlarıdır ve bu makam'ı cemül cemide yani efal zahir zât Hak'la zahir olur. Mahaza zıddıyet vardır, su ve kar ve hacer ve eşcâr ve hayvan ve nabat ve gayrıları gibi. Velâkin cümlesi sıfat ve efal ve zât Hak'la zahirdirler.Vücudü müstakilleri yoktur ve zuhurları ayni zuhuru Hak olduğunufihi selâsete ve hüve anhi sâatih. Devu mısraı ile dahi işaret eyledi. Yani cümle sıfat ve efâl gerek maani ve gerek suveri Hakk'ın mezâhirleridir. Cümlesini zâtı Hakk'a nisbet edip fani ve bâtın olur. Ve hüveankü saatı, yani o mezahirden zahir vr bâtın zâtı Hak'tan gayrı yoktur. Görmezmisin ki aynaya nazar eylediğin halde ayna kaybolup ve sûret nazır olur. Bundan ötürü ayineye nazar etmek sünnettir, Hatta mâcâalel Lâhe meselen rühetel mezahirikel mirat eseri varit oldu ve sallallahü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ ve sahbihiecmâin. ]] (87)

Demek kicezbe ve hâl içinde bulunan kimse (enel hak) sırrına agah olursa da, bu sırrı fâş etmek, açıklamak, şeriate aykırıdır ve yasaktır. Eğer arif, bu sırrı açıklamışsa suç işler ve kendisine şer'i hüküm uygulanır. Nitekim meşhur Hallacı Mansur, (enel hak) dediği için ölüme mahkûm edilmiştir. Her hâl bir makamın, bir aşamanın ifadesidir. Esasen Hazreti Seyyid, eserlerinde makam ve hâl konusunda çok mdururlar. MÜRŞİDÜL UŞŞAK isimli eserinde Hazreti Pir şöyle buyurur:

[[ Makamat yedidir. Üçü makamı fenafillah, dördü makamı billâhtır. Bu makamlar ile zevk olunur. Bu makamlar yedidir. Evvelki tevhidi efal ve fenai efal ve tecellii efaldir. Ol makamda sâlik hissen ve aklen ve hayalen idrâk eylediği ef'ali hazreti maşuka nisbet edip o ef'ali ayinesinden hazreti maşuka rabt olup maşukunu zikreder. İstiğrak hasıl olacağı, hattqa bir kimse onu hizb etse ol hizbi maşuka nisbet edip gayriye nisbet olmaya. (Lâ faile illâ hû) netice zahir olur. Gafil olmaya. İkinci tevhidi sıfat, fenai sıfattır ve tecellii sıfattır. O makamda sâlik hissen ve aklen ve hayalen idrak eylediği sıfat kemaliyle Hakk'a nisbet edip ol sıfat ayinesinden hazreti maşuka rabt edip Allah'tan istiğrak hasıl olur. (Lâ mevsûfe illâ hû) neticesi zahir olur.

Üçüncü tevhidi zât ve fenai zât ve tecellii zâttır. O makamda sâlik hissen ve aklen gerek efal ve sıfat ve gerek zât ayinelerinden vücudullaha rabt olup, yani eşya bir vücud olup vücudu hak olduğunu mülahaza ede: İstiğrak neticesi hasıl olur. (Lâ mevcûde illâ hû) neticesi hasıl olur. Sekri tam olur. Vahdet ile kesretten mahcûp olur, hatta bu kesrettir sual etsen cevap veremez. Badehu sahva (açılma) gelip makamı Bekabillaha vasıl olur. Ol vakit hazaratı Hamsei ilâhiye olan Hazretül Gayb zatı hazreti lâhût, sıfat hazreti ceberrût, esmâi hazreti melekût, ervaı hazreti nâsût, ilmi şahadet, şahadeti dünya bu cümleleri birbirinin mezâhiri olmak müşahade eseri hülûl ve ittihad yoktur. İmdi bu aynel yakin misalleri dörttür. Evveli vahdeti şuhudu galip olmak. Buna makamül cemi ve seyrül cemi derler. Bu makamla Hadisi kutsi varit oldu. (İzâ takrebû ilâ abdi bilnevâfil ahiyyete feiza ahiyete küntü semiellezi li semih bihi ve basarellezi bâsir bihi ve lisanellezi yentuk biha ve yedelleti bibatşı bihâ ve ricle yemşi biha innallahe yekûle alâ lisane abdi semiallah limen hamide) varit oldu. Bu makamda (mâre eyte şeyen illâ ve reeytallahe) . İkinci kesret mezahirdir. Şuhudu galip olur. Buna hazreti makamı cem ve setri mahbubi derler. Ve bu makamda lisanı (mâreeyte şey'en illâ ve reeytallahe bihamdi) . Üçüncü hem kesreti mezahiri, hem vahdeti mezahiri ikisi ile müşahade olunur. Buna makamı cemül cem ve kabe kavseyn derler. Bu makamda (innallahe yekûlü alâ lisani abde) varit oldu. (Maarreyte şey'en illâ reeytallahe maâ) . Dördüncü vahdeti kesreti aynı vahdet müşahade eder. Bu makam Ahadiyetül cem ve ev ednâ makamıdır. Bu makamda: (Maâ remeyte izremeyte velâkin innallahe remâ) varit oldu. (Maâreliahe illallahe) badehu iman tahkiki olup Hakkal yakine dahil olur.

Hakkel yakin bir makamdır ki ona makamı temkin ve makamı hitam ve makamı ahadiyet derler. Ve bu makamda ne vahdet ve ne kesret.... belki fani sabiti hitam olur. Ve bu makamda lisanı (Maârellahe illallah'tır) .

Velhamdülillah alâ tevfika makamlar burada beyan olunur. Makamı tevhidi efale cemi mezahirde görünen ve kendi vücudünde cemi azanın efal ve hareketi bilkülliye Hakk'a verip Hak hareket ettirir demeyi mülahaza ve müşahade ederek bu makamda zevk hasıl olur. Makamı tevhid, sıfatı cem görünen ve işiten bil külliye Hak'tır. Böyle mülahaza ederek bu makamda zevk hasıl olur. Makamı tevhidi zât, efal ve sıfat balada tasrih olduğunu vechiyle zâttan huruç gerek ef'ali ayni ve gerek sem'a ve cemi sıfat bilkülliye geldiği zâttandır. Böyle mülahaza ederek zevk hasıl olunur. Makamı cem bilkülliye sıfat ve zât bunların küllisini Hak'tan gayrı görmemek veya küllisini Hak görüp mülahaza ederek zevk olunur. Makamı hazretül cem, Hak'tan zâhir olan mezâhirin fikri galip olmasıyle buna makamı hazretül cem beyan olunur. Makamı cemül cem, Hak teâlâya nisbet olan ef'al ve âsârı ve müessiri Hak Teâlâ ile yeknazarda müşahade eder. İmdi gerek mezahirden tefekkürü ve gerek mezahirden vahdetinin tefekkürü ve zahir ve bâtın ikisini mülahaza ve tefekkür ederek zevk olunur. Makamı ahadiyetül cem bu zikrolunan bilküllisi zatı Hak'ta fani edip ve fani görüp bu makam tefekkür ve mülahaza ve müşahade ederek zevk olunur. Vallahü hadi velhamdülillahi Rabbil âlemin. ]] (88)

Makamlar, insanı hâle eriştiren, tevhid hakikatine götüren yollar, ışıklardır. Herbiri bir hakikat şehridir ve bu şehirlerden geçe geçe gerçek hakikate, gerçek şehre varılır. Bir anlamı ile makamlar iman duraklarıdır.

Seyyid Muhammed nur, insan'ın kutsi ve nûrlu varlığını kabuğundan soyup gönül için aydınlığa çıkarmak isterken [[ vücud, varlık kokusunu almadı ]] gerçeğini ifade eder ve insanın mahiyetini Âdem'e secde öyküsünü tahlil ederek RİSALEİ FİT TASAVVUF isimli eserinde şöyle anlatır:

[[ Kalellahu minel cemi ilâhi ve iskale Rabbike cemi Muhammediyeye hitap eder. Lil Melâiketi Cemal suverleri ecasini tabiiyeyi nûrânidir. İnni câilün lil ardi halifeten. Celâl ve Cemâl suretlerine cami yani esmâi ilâhiye ve halkiyye yani cemi taayyünattan ibarettir. Anı cail filard halifeti melâikeye buyurdukta, bildi ki Hakk'ın celâli var. Fikhiyenin dahi celâli vardır. Baktılar suretine, taarruz edip kokusundan melâike nefret edip (Kâlû etecâlû fi hamer tüfsidü fihya ve yüfsiküllezi mâe ve nahnü tesbihu bihamdike ve takdisüleke) . Zira cemâl suretlerindendir. Lisanı cem, cemi Muhammed ile melâikeye buyurdular: (kale inni âlemü mâlâ taklemün) yani cemal sureti olduklarını ve Adem sûreti celâliyesine baktınız, bana itiraz ettiniz, sûrete bakmayın. İlimde kâin olanı siz bilmezsiniz. (Ve alleme Ademe esmâü külleha) yani hakayiki ilahiye ve sureti kevniyeye cami olduğunu vakıf kıldırdı. (Sümme ara zahün alel melâiketi fekale enbiuni biesmaiha ûlâ ve inküntüm sadıkıne) yani sonra melâikeye arz eyledi.Şu esmayı bana bildirdin. Katımda sadık addederim.(Kâlû sücâneke leâlimnâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alimül hakimü) yani melâike şöyle ederlerki, sana tenzih ederiz. Zira talim ettiğin ilimden gayrı bilmeziz. Alim, hakim sensin. (kale ya Âdemü innebiehüm biesmaihüm) cemi ilahide hitapla: Ey Âdem melâikeye bildirki anlar âlemde senden olan kuvvayı hayaliyendir. Senin gibi hakayiki ilâhiye ve suveri halkiye'ye cami değillerdir minel cemi ilahi.

(Fellema enhüm biesmaihüm) yani cami olduklarını bil ki kuvveyi hayaliye gibi olduklarını onlara bildirdikte cemi ilâhiden melâikeye hitap edip (Kale elem ekul leküm inni âlemü gaybis semavati velardi ve âlemü mâ tüp dûne ve mâ küntüm tekdi mûne) yani göklerde ve yerlerde ve zahir denizde ve bâtınınızda olan esrarı biliyorum size bildirdim dedi. (Ve iz kulnâ lilmelâiketi sücudü li âdeme fescüdü illâ iblisi ebâ vestekbere ve kâne minel kâfiriyn) yani cemi ilahiyemizle melâikeye (escüdü li âdeme) dedik. Onlar dahi derakap secdeye vardılar. Adem sureti cemi ilâhi olduğunu vakıf oldukları esmalarını talim ettiklerindendir ve bu emir yani (escüdü li âdeme) cemi melâikeye ve ervaı nûriye reisleri Cibril aleyhisselâma ve ervaı nâriye reisleri Azaziledir.

Ey şeytan, Ademe secde eden Cebrail aleyhisselâm ve ana tabi nuriyelerdir. Şeytan ve ana tabi ervaı nâriye secde etmediler. Ve melâike melekûttur, şiddet demdektir. Bunda lâfız melâike kuvayı nûriye ve kuvvayı nâriye itlak olundu kuvvayi nariye secdeden imtina ettiler ki sureti celâliye olduklarındandır.

Âdem aleyhisselâm sureti camia olduğunu vakıf olamadılar. Secdeden imtina ettiler. (ve kulnâ ya Ademüskün ente ve revcüke cennete ve küllû minha reâd, haysü şeyühümâ ve lâ takreba hâzihi şecereti feteküne mineddâllin) ey Âdem, zevcin Havva ile cennette sakin ol. Taayyüs edip cennet sana mübahtır. Fakat bu secere olan buğday ağacından yeme. Zira nefsinize zulmedenlerden olursunuz. (Feezzelehümüz şeytanü anha feahrecühâ mimmâ kâne fiyhi vekulnâ hibtû bağdeküm libağdin abdüvü ve lekimü fiyl ardı müstakarun ve metâün ilâhıyni.) Yani şeytan anları idlâl edip şecereden tenavül ettiler-yediler. Lâkin Âdem aleyhisselâm buğday tenavül edeceğini keşfedip ancak cennettemi dünyadamı fark edemedi. Emri İlâhiye muntazır olmayı sehv eyledi. Şecereden tenavül edip cennetten ihraç oldular. Ve bu ihraç ukubet için değildir. Yedi mukarrer ve temenni olmak tarikiyledir ve şeytan Ademe aduv (düşman) olup halife ve secde melâik olduğunu hased etti. (Fetellaka Ademü min rabbihi küllihatim fetabe alemihi innehü hüvettevvabür rahiru) yani Allahü teâlâ Ademe tevbe kelimatlarını telkin eyledi ve tevbesini kabul etti. Ancak tevvabürrahim oldur. Adem aleyhisselâmdan dile sadır olması buğdaydan tenavül sebebiyle ancak zerrini hata ederler ise tevbe etsinler. Şeytan idlalı heba olur. (Ve kul nâ hiibtu minha cemian feimma yeğ inneküm minnehüden femen tabiahüda kâlen havfün aleyhim ve leküm yağsenun. Velleziyne Keferû ve kezzibu biâyâtinâ ülâike eshabün narihü fıhya halidüne) , yani cemiyeti ilâhiyemiz ceminiz hazretten nazil olsun. Itıdayete erişip yine hazretime gelin. Anlara havf yoktur. Ve hüzün yoktur. Erişmeyip küfr ve tekzib edenler anlardır cehennemde muhallid oanlardır. Sübhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun ve selâmün alel murselün velhamdilillahi rabbil âlemin. ]] (89)

İnsanların bu âleme ibadet için geldiğine ve halkiyet'in ibadet oluğuna inanan Seyyid hazretleri şekil ibadetinin yerine getirilmesini farz kabul ederken o ibadetin anlamına ve sırrına erişmeyi de farz-ı ayn telâkki eder. Bu konuyu açıklığa kavuşturduktan sonra Seyyid hazretlerinin DAİRETÜL VÜCUD Fİ BEYANİ MAKAMÜL MAHMUD isimli risalesine dikkat etmek gerekir:

Elhamdülillahil münceli lizâtihi bizahiti el zahir. Biefail ve sıfati vesselâti vesselâmü alâ seyyidina Muhammediin mürşidil Hak ilâ alâ bimakam.

(Sümmedenâ fekâne Kabe kavseyni ev ednâ) . Ve alâ alihi ve sahbihi evvelnâ taayyün lehüm fil makamil Ali malum ola ki Hazreti hallakı müteal kur'anı aziminde (ve mâ halaktel cinni vel insü illâ liâğbidûn) çün ibadet eylesünler deyu halk oldular ve kemali ibadet ziller ve maneviyetten ibarettir. İmdi ibadetimiz mahvı zillet dediğimiz üç şey ile olur. Biri ameli sıhhat, ikincisi: yakazada, üçüncü tevhiddir.

Bundan Resul sallallahü aleyhi ve sellem üç ilimle bahs olundu. Evvelâ şeriattır, anınla sıhhati hizmet malum olur. İkinci reyi tarikat zikri daimdir. Anınla yakaza hasıl olur. Üçüncüsü Hakikattır. Anınla hicap zail olup zahir olur. Ey yâr bu tarikin mürşidi Kur'andır Ve dördüncüsü Resul aleyhisselâmdır. ve bu tarik üzere sülûk eden Hazreti Resulün davetine Kemaliyle icabet etmiş olur ve tariki Hak'ta Kâmil olur. Ve dahi muhibbe ve müride lazımdır ki amalin sıhhat ve ademi sıhhatini ilmi şeriatle bilsin. Amellerini şer'i şerife mutabık etsin. Ve saniyen mürşid telkini ile cümle cevahiri zikreylesin. Hak'tan aklını gidip (verip) her nefeste uyanık ola. Salisen Hakikate bed ederek (feth ederek) müride mürşidinden tevhidi ef'al telkin oluna.

Kezalik cümle makamatı kat edinceye dek... Velhasıl makamat yedidir. Makamı evvel tevhidi efaldir. Cemi ef'ali ve asar-ı haliki zikri vücudü Allah deyu cümle efali Hakk'ı tevhid eder, yani efaline şeriki yoktur.

Makamı sani Tevhidi sıfattır, yani sıfat nebeviyye olan kudret, semi, basar, kelâm, hayat, ilim, iradet, tekvin bu cümle sıfatları mürit zahirinde ve bâtınında zahir olduklarını mürşid tarifiyle müşahade edip ve Hakk'a nisbet edip Allah diye.

Makamı rabi: Makamı cemi'dir. Hak teâlâya nisbet olan vücut aynı zât Hakk'ın müşahade edip vücudu ayn zâtı Hakk'ın müşahade edip Allah diye. Makamı hamis: Hazretül cemi'dir. Hak teâlâya nisbet olan efali, âsârı, müessiri Teâlâ ile yeknazardan müşahade eylemek.

İmdi salik tevhidi efalde mürit tesmiye olunur. Tevhidi sıfatta muhib; Tevhdi zâtta Aşık; makamı cemide Murad; Bu makamlar sûretleri zikri hakikiyede beyan olunan dairede cem olur ve bu daire nıfsı olan Tevhis aynel yakîn ki Saliki hakiki ef'ale ve sıfata vücudü Hakk'a ayine edip müşahade eder. Ve nıfsı ahirine cemi ve Hazretül cemi ve cemûl cem hakkel yakinine müntehi hakikati ve ahadiyetül cem dairei kutbiye ki herbir makamı hattı müstakimle ittisali vardır. Sûreti zahirede el vücud makamül Mahmud vallakül müştean elhamdülillahillezi hüdânâ liyehendâ ve mâkâne lidehzi levlâ inne hüdanâ Allah lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyül azim ve sallallahü alâ Seyyidina Muhammedün ve alihi ve sahbihi ecmain. ]] (90)

Makâm ve hâller, aslında Hakikatın HAY isminin tezahürleridir. Ve iman sahiplerine aittir. İmanın da mertebeleri olduğuna işaret eden Seyyid Hazretleri MÜRŞİDÜL UŞŞAK'ta bu konuyu şöyle açıklar:

[[ Malum ola ki imanın üç mertebesi vardır: Evvelki mertebesi: İmanı istidlâli'dir. Bu mertebenin vechi; Tahsili ilmen yakin ile olur. Bunun iki tarafı vardır. Evvelki tarafı: İstidlâli bilmesil'dir, yani abdiyet sıfatları olan hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar, kelâm, delili kukub misalleri Hakk'a nisbet olunur (nisbet edilir) . Zira, sıfat, kemali sani ile zahir olur. İnnallahe halaka Ademe alâ sûreti. Buna şahittir. Yani Allahü Teâlâ âlemi sırrı ile yarattı demek sıfatlarıdır. Hayat, ilim, kudret ve gayrileridir. Lâkin abdin sıfatları cüzidir. Gayri müessiredir. Hakk'ın sıfatları kadimdir, müessiredir, küllidir; nisbet ile ihtilafları vardır. Hattı zâtında birdir. Meselâ kudret Hak'tır; ve halk olmayınca kadim ve hâdis hüküm olunmaz. Hakk'a nisbet olunca hâdis ve gayri müessiredir.

Vefi alâ hâzâ ve ilmel yakîn. İkinci tarafı istidlâli bilhaktır. (Leyseke misli şey'ün) buna şahittir yani birşeyin Hakk'a benzeri yoktur. meselâ abdi âciz ve fani ve hâdis. Hak teâlâ kadir ve müstağni ve kadim ve bakidir. İmdi bu imanı istidlâl ile mümin olanlar mabudlerini hayallerinde icat ettikleri sûrettir. Lâkin imanlarında mağrurlardır. Hak teâlâ indinde makbuldur, zira aklın gayeti budur. Mâa ve sağni ardı vel esmâi velâkin ve sağni kalbi abdel mümin buyurmuş. Zira kalbin sığdığı sûreti hayaliyedir, Hakk'ın tecelliyâtlarındandır. Tenzihleri teşbih oldu. Ve ıtlakları kayıt oldu ve billahi tevfik. Ve imanın ikinci mertebesi: İmanı ayandır. Tahsili aynel yakin ile olur. Mürşidi Kâmil nefsi ile hasıl olur. ]] (91)

Ne dersek diyelim Seyyid Hazretleri efali ile bize mümin olmanın şartını çizer ve vahdeti vücudün kolay hazmedilir şey olmadığını, yiğitlik, hâl ve bilgi işi olduğunu hatırlatır eserlerinde. Nitekim Fatiha sûresi'nin şerhi isimli risalesinde halka Hakk demenin küfür olduğunu açıkça beyan buyurur:

[[ Mâlum ola ki besmelei şerifte üç isim vardır: Birisi ismi celâldir ki Allah'tır, ismi zâttır. Birisi ismi Kemâldir ki Errahman ismi sıfattır. Birisi ismi cemâldir ki Errahim, ismi Ef'aldir. Yani tecellii zâti ve sıfatı ve efali ile âlem mevcud olup vücude geldi. Zâ ve sıfat ve efâl olmayınca birşey vücuda gelmez. Efal, sıfat mazhardır. Sıfat, zât mazharıdır. ]]

[[ Elhamdülillahi Rabbil âlemin ]] Hamd ederek Allahü Teâlâ zâtını senâ etmektir. Resul aleyhisslâm [[ lâ ahzer senâ kemâ esnedde alâ nefsik ]] buyurdu. Yani Hak Teâlâ zâtına layık olan tazimatı kimse hasmedemez (yok edemez) Ancak binihaye olan zâtına lâyık ve malûmdur. Ol hamdülillahtır. Rabbül âlemin yani zâtı ve sıfatı ve efali ile âlemini zuhura getirip ve her an imdat eden Rabbil âlemine hamd mahsustur. Âleminden murat meratibi mahlukâttır. Birinci rüsuh Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ki ismi bedii mazhardır. İkinci nefsi natıka. Natıka ismi bâis mazharıdır. Üçüncü tabiat, ismi natık mazharıdır. Dördüncü heba. İsmi ahir mazharıdır. Beşinci cismi kül, ismi hakim mazharıdır. Altıncı Felek atlası ismi Gani mazharıdır. Yedinci şekil, ismi zahir mazharıdır. Sekizinci Arş, ismi muhit mazharıdır. Dokuzuncu kürsî, ismi şekûr mazharıdır. Onuncu Feleki menazil, ismi mukadder mazharıdır. Onbirinci Feleki zühâl, ismi Rab mazharıdır. Onikinci Feleki müşteri, ismi alîm mazharıdır. Onüçüncü Feleki merih, ismi Kahir mazharıdır. Ondördüncü Feleki şemsi, ismi nur mazharıdır. Onbeşinci Feleki zühre, ismi musavver mazharıdır. Onaltıncı Feleki utarit, ismi mahz mazharıdır. Onyedinci Feleki Kamer, ismi mübin mazharıdır. Onsekizinci Kürrei nâr, ismi kabız mazharıdır. Ondokuzuncu Kürrei hava, ismi hay mazharıdır. Yirminci Feleki Kamer, ismi mübin mazharıdır. Yirmibirinci Kürrei turâb, ismi mümit mazharıdır. Yirmiikinci Felek ismi kuvva mazharıdır. Yirmiüçüncü Hak, ismi Lâtif mazharıdır. Yirmidördüncü Maden, ismi aziz mazharıdır.Yirmibeşinci nebât, ismmi Rezzak mazharıdır. Yirmialtıncı Hayvan, ismi müzil mazharıdır. Yirmiyedinci İnsan, ismi cami mazharıdır. Yirmisekizinci mertebei insan refiüt derecât mazharıdır. Bu âlemlerin mürebbileri ve sahipleri Hak Teâlâ'dır.

[[Errahmanirrahim ]] yani yirmisekizbin âlemi icat eden rahmet ve imdat eden rahimdir. ]]

[[Maliki yevmiddin ]] yevmi kıyamet maliki Allahü Teâlâdır. Yevmi kıyamet demek, yevmi haşir ve neşirdir. Evveli son'dur, haberde varit olduğu üzere [[ îzâ mâtel abde femen kıymete ]] yani kişi öldüğü vakit kılını kopar demektir. Ölmek iki kısımdır. Birisi Mevt-i ihtiyari birisi Mevt-i istirari'dir. Mevt-i istirari her kişiye olur. [[ Külli nefsin zâikatül mevt ]] varit oldu. Yani herkes mevti zevk eder, Mevt-i ihtiyari kümmeline mahsustur. [[ Mutu kable ente mutu ]] haberde varit oldu. Mevti ihtiyari Fenafillahtır. O l taifei âliyyelerin haşirleri ve neşirleri dünyada olur. Mevti istirari dârü fenadan dâü bekaya irtihalleridir. Bu taife mekân ile mukayyed olmadığı gibi gün ile mukayyed olmaz. Kümmelinden olmayanların mevtleri ancak istirari olur. Ve anlar iki taifedir. Mümini naki ve Kâfiri şakidir Mümini naki badelmevt ruhu aliyyin ile mukayyed olur. Kâfiri şaki ruhu seççin ile mukayyrd olur. Lâkin mümini naki tecelli-i cemâlde kâfiri şaki tecelli-i celâlde olur ki mevalide nevfez ve ahzeylediği sıfata göredir. Ruhları kimi hinzir kimi maymun vech ve kimi akrep herkes kisb eylediği sıfatı seçince hapsolur ve devri daim ile kaim olanlar tenasuh ve tamasuh ve tevasuh ve terasuh olur, deyu mezhebleri bâtıldır. Tenasuh manası ruhu insan nez oldukta yine beden insana hâl olur demektir. Lâkin nebata ve madene hâl olursa devreder deyu bu kavli taifeyi devriye mezhebleridir ki ona yahudi ve mason ve protestan ve gayrılarıdır. Ve bu mezhebe tebdili meratip ve taayyünat lâzım gelir. Zidi ömür olmaz, diğer beşer olmaz; insan hayvan olmaz, nebat maden olmaz. Tafsil lâzım gelir.

[[ iyyakenabüdü ve iyyakenestain ]] yani ya Allah senin ile sana ibadet ederiz. İbadetimiz talebi candan ve havfu niran için varlığımız ile değildir.

[[ ihdinassıratelmüstakıym ]] Kâmilleri sıratı müstakimdir ki Tevhid 'dir. [[ Kulhâzâ siyeri at'u ilâllahi alâ basireti inne ve men attebine ]] Hakk'ın fermanı ile sabit oldu ki, mürşid davetiyle olur. Mürşid, şeriat ve tarikat ve hakikat haberdarı olmak lâzım gelir.

[[ sıratelleziyne en amte aleyhim ]] ol sıratı müstakiym enbiya ve kümmelin sıratlarıdır ki tevhidi sırf'a Allahü velâ sıva, [[ gayrı mağdûbi aleyhim ]] onlar yahudilerdir ki âlem mevcud ve tek ıtlak Teâl makul tutanlardır.

[[ Veladdâlliyn ]] onlar nasaradır ki halk'a Hak diyenlerdir. Hazreti İsa ve gayrileri hakkında dedikleri gibi vallahü âlem. (92)


Dipnotlar
-----

86) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi:ŞERH-İ NUTKU İMAMI ALİ.

Kütüphanemizde bulunan külliyat,sahife:192.

87) Aynı eser: sahife:192-193.

88) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi MÜRŞİDÜL UŞŞAK,

özel kitaplığımızdaki külliyat aslından.Sahife:382.

89) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi RİSALETİ FİT TASAVVUF,

özel kitaplığımızda bulunan aslından.Sahife:193-194.

90) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi,DAİRETÜL VÜCUD Fİ BEYANİ

MAKAMÜL MAHMUD,özel kitaplığımızda bulunan eserin aslından

sahife:382-383

91) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi,MÜRŞİDÜL UŞŞAK,özel

kitaplığımızdaki aslından,sahife:381.

92) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi,TEFSİR-İ SURETİ FATİHA

Sahife:208.



İSLÂM'DA MELÂMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ.



Yusuf Ziya İNAN / 1976.


 

Bu mesaja verilen yanıtlar: (yanıtları görmek istemiyorum)

Salih Altındağ (13.05.2010 23:26) Cevap yaz
- IX - SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN ETKİSİ VE HALİFELERİ Seyyid Muhammed Nur,19 ncu asır karanlığını aydınlatan muhteşem bir güneştir. Tarikatların istismar kaynağı haline gel ... devam ediyor

 
 
13.05.2010 23:24:00        Bu mesajı cevapla. Bu mesaj şu mesaja yanıt olarak yazılmıştır. Bu mesaja 1 adet yanıt yazıldı >>>
 
- VII -

SEYYİT HÂCE MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN

TEVHİD MERTEBELERİ






Seyyidin tevhid akidesini tesbit ederken Risale-i sülûkü Hakikat şeyhunâ Tâlbakae isimli risalesini hatırlamak zorunludur. Bu risalesinde hazret, şöyle buyurur:

Malum olaki Tevhid üçtür. Tevhid demek Hakk'ın vahitliğini kalble zevk etmektir. Evelki Tevhidi ef'al demek cemi halk efalullah olduğunu bilip ve her fiilin rüyeti indinde ol fiilin ayenesinde hazreti maşuku müşahade etmektir. İkinci tevhid: Tevhidi sıfat, Tevhidi sıfat demek halka zahir olan sıfat ayinesinde hazreti maşuku müşahade eylemektir. Üçüncü tevhid zâttır. Tevhidi zât demek cemi halk bilâ hevl velâ ittihad zâtı Hak ile vücutları olduğunu bilip Hak ayinesinde zâtı maşuku müşahade etmektir.

Mertebe-i Sıddıkiye üç tevhidden ibarettir.Amma kurb (yakınlık) mertebesi ittihaddan ibarettir.İttihadın dört makamı vardır.Evvelkisi makamül cemi'dir.Makamül cem demek Hakk'ı zahir ile Hakk'ı bâtın ile müşahade etmektir. Hadisi nebevide varit olduğu gibi innallahe vekulu alâ lisan abdehû semiallahü limen.

Samede bu makamda halk ayine oldular.Ayinelerinde halk zahir oldu. İkinci makam hazretül cemi'dir. Hazretül cemi demek halkı zahir ile Hakk'ı batın ile müşahade etmektir. Hadisi kutside varit olduğu gibi: sem'âllezi yesmeubihi ve basare bihi velisanellezi yentuku bihi ve yedelleni bibâtnı bihâ derecelleti bimeşhii biha ve gayrı zalik...... Ve aza ve kuvai cümlesi bu makamda hak ayine oldu. Ayinesinde Halk zahir oldu.

Üçüncü makam; Cemül cemi'dir. Makamül cemül cemi demek bâtın, zahir cümlesini Hak müşahade etmektir. Ayeti kerimede varit olduğu gibi; Hüvel evvel vel ahir vezzahirü velbâtın. Bu makamda bâtın olan mutlaktır. Zahir olam Mukayyedtir; Cümlesi Hakk'tır.

Dördüncüsü; Makamı Ahadiyetül cem'dir. Makamı Muhammedidir. Sallallahü aleyhi ve sellem kademi üzere olan ona vasıl olur. Cemül Cem Kabe kavseyn, ahadiyetül Cem makamı ev ednâdır. Makamı ahadiyetül cem demek mukayyedden kayıt ref olmaktır. Kalallahü Teala, külli şey'ün halikün illa veche, buyurduğu makamdır. (58)

Tevhidin tarifi mertebeler üzerinde yapılmaktadır. Tevhidin makam ve menzilleri olduğu anlaşılmakta. Seyyid, bu makam ve menzilleri üç kademede mütalaa eder. Bunlar: FENA, BEKA, KEMÂL makamlarıdır.Tevhid mertebelerinden: Tevhidi efal, Tevhidi sıfat ve Tevhidi zat Fena makamlarıdır. Cem, Hazretül Cem, ve Cemül Cem Beka makamları olarak kabul edilir. Ahadiyet neşesini ifade eden bir makam vardır ki, bu kemal makamı'dır. Fena mertebelerini geçen velayete, beka makamlarını idrak eden de kemale erişir.

Seyyid'in makalmları değerlendirmesi için MÜRŞİDÜL UŞŞAK-ÜL KEBİR İsimli risalesine bakmak gerekir:

[[ Ehlül zevk vel iştiyak ve bade malum ola ki marifet üç kısımdır.]]

Evvelkisi ilmem yakindir.Yani Allahü teâlâ'yı delil ile bilmek teriki ikidir. İstidlali bilmisildir. Yani hazreti maşukun evsaflarının mislini kendinde isbat edersin. Meselâ sıfatları kudret, iradet, ilim, hayat, semi, basar, kelâm, tekvin zatına sabit olduğu gibi ve dahi asarlarını kendi zatını isbat edersin. Kudret ilâ ahire bu sıfatları kendi zatına mülahaza edip halika izhaz edersin. Zira sanii teâlâ seyri üzere sununu ispat eder. Bu makamda varit olan (enallahe halaka ademe âlâ sûreti ve reeytü rabbi fiy süreti şâbû emret) sûret demek esma ve sıfattır.

İkinci tarik istidlali bizzarurdur, yani aşık olan kendini âciz ve ahadis ve muhtaç mülahaza edip maşuku kadir ve kadim ve gani olduğunu iman eder. Bu makamda varit olan kelam'u kavle teâlâ: Leyseki mislişey'ün Allahü teâlâya gerek zatında ve gerek sıfatında ve efalinde bir kimseye benzemez. Sıfatı selbiye ve nefsiye ile muttasıftır demektir. Ve (hüve semiyür basir) sıfatı zatiye ile muttasıftır, demek olur. Velhasıl bu ayetin evveli hazreti maşuku zıt ile delalet eder ve ahırı misl ile delalet eder.

İkinci kısım aynel yakindir. Bu makamda aşık gerek mana ve gerek hayalen ve hissen maşuku aynen müşahade eder. Bu dahi üç makamdır. Evvelki makam Tevhidi efal ve fenayi efal ve tecellii efal ve cennetül efal derler. Salik olan veledi kalp yani zikri kalbi tahsil eyledikte hazreti maşuku cümle efal ayinesinden müşahade edip Allah diye Hâl oluncaya kadar.

İkinci makam Tevhidi sıfat ve feanayı sıfat ve tecellii sıfat ve cennetül sıfat tesmiye olunur. Yani hazreti maşuku sıfatiyesinden müşahade edip Allah diye. Andan üçüncü makama naklolunur üçüncü makam Tevhidi zattır, yani hazreti maşuku, yani zat ayinesinden müşahade edip Alla diye.

Bu üç makam Aynel yakin makamlarıdır. Bunlara marifet derler ve mahvı mahfa ve salik ve fenafillah ve makamı sekirdirler. Sülûku irfan ve aşk budur.

Üçüncü kısım Hakkel yakin makamıdır, üç makamdır.

Evvelkisi makamı cem ve kurbu feraiz ve fenayı nefis ve bekayi ruhi ve seyrimahhubi ve surei Necimde meskûr olan denâ makamıdır. Ve berzah derler. Ol makam vahdeti zahiriyedir. Yani cümle eşyanın hakikatleri aynel hak aslen ayar ve ikilik ve kesret olmayarak hatta bu makam sahibine bu kesret nedir sual olunca cevap vermeye Vahdetle kesretten mahcup ola. Bu makam vuslat oldukta vesvese müntaki olur

İkinci makam hazretül Cem ve kurbu nevafil ve fenai ruh ve bekaı sır ve surei necimde meskur olan (fetedella) makamıdır. Ve seyri mahbubi derler. Ve bu makamda kesret ve sıfat tedella ve tenezzül olunur. Yani sıfatları kendine ispat eder. Ve bu makamda kesret sual olunursa kesret sıfatıyle deyu cevap verir.

Üçüncü makam Cemül Cemi ve vücudi kalbi ve surei necimde mezkür kabe kavseyn makamı budur.Bu makamda efal ve asare tedella ve tenezzül olunur. Kesret; ayni vahdet; Vahdet, ayni kesret olur ve bu makamdan gayri dai bir makam daha vardır. Ahadiyetül Cem makamıdır ve sahvıtaam ve makamı temkindir. Surei necim de varit olan evedna makamıdır. Resulullaha mahsus bir makamdır. Lâkin gerek enbiya ve gerek evliya bu makama hakikatı Muhammedi ile vasıl olur ve bu makam hitam makamıdır. Her bir zerrenin hakikati aynı Haktır, kesret yoktur. Mesela kırk ayineye baksa kırk ayinede görünen birdir. Lâkin Kâmil bazan ilmen yakin makamına tenezzül eder zâtını ve cümle alemi hazreti maşukuna delil ispat eder. Ve bazı aynel yakine telfi edip hakikatı ve Cemi hakayiki mazharü mirat edip esmai maşuku ve sıfatı mahbubu müşahade eder. Ve bazen aynı Hak olup ve aynı zâtı maşuk olur. V e Kâmil olan her makam ile tekellüm eder. Ve herkese aklı fehmedecek kadar ifade eder.Resul sallallahü aleyhi ve sellem aynel yakini avalimi sahabiye ifade ederlerdi. Ve havvası sahabiye kimine Tevhidi efal ve kimine tevhidi sıfat ve kimine tevhidi zât ve kimine makamül Cem ve Cemül Cem ifade ve talim ederlerdi. Halbuki makamları bu makamlardan âlâdır.

[[ innehü gıyane âlâ kalbi festağfirullahe fiyi yevmeeti mervet ]] buyurdu. Ve Kâmil olan âlâ makamdan aşk için etnâ makama nazil olur. Ve dahi makamatı kemal dört makamdır:

Evvelkisi velayet. İkincisi: Kurbiyet. Üçüncüsü hurbet. Dördüncüsü nübüvvettir.

Velayet, bir bir mertebedir ki veli akla olduğu zaman keşfi olur. Ve Hakla olduğu vakit mahcup olur. Ve sıtdıkiyet bir mertebedirki sıddık olan daima hakla olur halkla olmaz. Ve KURBİYET bir mertebedir ki mukarreb gerek hakla ve gerek halkla olduğu halde asla mahcup olmaz.

Nübüvvet bir mertebedir ki nebi olan gerek hakla gerek halkla asla bir an mahcup olmaz. Fakat ana dahi nazil olur. Vücudine gayri olan kelâmı ilahi evliya ve sıddıka ve manaya dahi olur. Ve dahi eshabı meratibe kelâm varit oldu; meselâ mertebei velayetten varit olan: (mareeyte şeyen illa ve reeytullahe kabil) ve (baz mareeyte şeyen illa ve reeytallahü bade) ve bazı (mareeyte allahe mâa) dedi ve bu mertebei sıddıkiyette olan (enelhak) ve bazı (minallah) ve bazı (sübhane mââzâmi şâni) ve bazı (mâafil cebte illallah) dedi. Amma mukarrebler ve nebiler ehli temkin olup asla telvinde olmaz. Ve avama muhalif kelâm demezler. Ve dahi zikrolunan makamların delilleri vardır. Hak Teâlâ buyurdu: (eynemâ tuvellu fesemme vechullah hüvel evvel vel ahir vezzahir vel bâtın ve mâaremeyte izremeyte ve lâkin Allahe remâ felem nak nelvane büğreke menfinnar ve men mevlâhâ ve sübhanallah) ve ayrı eserde dahi varit. Ve gayri eser dahi vardır. Ve hadisi şerifte dahi varit olduğu gibi (künte sem'â ve basara ve lisane) dedi. Ve bilcümle (innallaheyeküle alellisane abdi semi allahü limen hamide hüve fekulu rabbenâ lekelhamd) varit oldu. Ve dahi tariki hakikatte havl ve ittihad yoktur. Zira hülûl iki şey mevcut olup birbirine şirayet olup. Sütte yağ olduğu ve ittihad iki şeyi birbirine müttehit olur. Acı su ve soğuk su birbirine karışıp bir miracı aharde bir su olur. Halk aynı Hak olmak bu kabilden değil'dir. Belki Kar gibi su vücudundan gayrı birşey olmadığı gibi belki kar, hava soğuk olmaktan suyu donar bir suret olur, kar namı ile müsemma olur. Filhakika karın vücudu yoktur. Belki sudur. Kar aynı su oldu ve lâkin namda ve hükümde birbirine mugayirdir. Su ile taharet olur, kar ile olmaz. Halk aynı Hak olmak, Halk Hakkın zuhurudur ve müstakil vücudları yoktur. Ancak vücud Haktır. Eğer müstakil vücudları olsaydı ikilik lâzım gelirdi.

Hazreti İmam (R.A.) buyurur:

[[ Mâarel halkı fit timsal illâ keşlicet ve ente liehelmâ ellezi hüve tâbi mâa safiil hakikat gayrel mâae ve gayran fi hükmü dâateş şeraii lâkin yetmub yerfâu hükme ve yuğduâ hükmü mâa vel emrü vaki tecemât illâ saddat vâhidelhâ ve fihhi selâsete fehü ve anhı sâtın ]]. (59)



A - Fena makamları:



Vahdeti vücud inancında olan kişilerin Tevhid, tahkik ve ıtlak üzerinde durdukları ve bilhassa tevhid mertebelerine çok önem verdikleri bilinmektedir. Seyyid Muhammed Nûr ondokuzuncu asrın müceddidi ve yenileyicisidir. Muhiddini Arabi'nin felsefi sistemini yeniden ele alarak inançlarımıza ve hayata indirmekte harikulâde bir başarı göstermiştir. Risaleleri kısa fakat özlü ve büyük ciltleri ihata edecek kadar anlamlıdır. Kendileri en çok tevhid mertebeleri üzerinde durmuşlar ve fena makamlarını ısrarla tekrar tekrar talim buyurmuşlardır. Bütün efalin, sıfat ve zati tecellinin Hakk'a ait olduğunu, Hak'tan gayri birşey bulunmadığını hikmetli sözleryle anlatmaya çalışan Seyyid hazretleri ŞERHİ SIRRI TEVHİD isimli risalesinde şöyle der:

Şu risalei şerife bir mecalii latife yani letayif nümadır ki tevhidi ilahiyenin hazinei gaybtan bir kudreti ezeliye ile perrü ziyneti beyan eylemiştir. Şöyle ki: Cemi efal Hak sübhane ve tebareke ve teâlâ Hazretlerine mahsustur. Efali ilahiye ricali safiyei melâmiyeden ehli zevk olanlar meşrebi üzere pervazı vahdeniyeti ilahiye olduğunun sübutu beyanındadır. İnşallahü teâlâ ve tebareke kavmı sofiye şunun üzerine içtima eylediler ki tahkik Hak sübhane ve teâlâ Hazretleri Cemi ibadın aynını halik olduğu gibi efalinin küllisini dahi halıktır. Yani Cem, ayan ibad ve ibadın hayırdan olsun şerden olsun, cümlesi cenabı Allah'ın kaza ve kader ve irade ve meşiyeti iledir. Farzı muhal eğer her nevi efal cenabı Allah'ın kaza ve kader ve irade ve meşiyeti ile olmasa abd olmamak lâzım gelir; ve bununla beraber mahlukat olmamak lâzım gelirdi. Hâl şu ki cenabı Hallaku âlem kur'anı keriminde (vallahü halıkun külli şeyin ve vallahu halabaküm ve mâğtağmelun ]] nazmı celileleri ile her şey ve ibadın Ayan ve amal ve efalinin halıkı olduğunu beyan buyurmuştur. Amma tevhidi efalin manası tahkik cenabı Allah azimüşşan hazretleri efainde birdir. Mülki zahir ve mülki bâtında andan gayri fail yoktur. Ve umulur ki mekadiri ezeliye üzere caridir. Tahkik Cemi avalimin zâhir ve bâtınında olan hareket ve sükûnet gerek hayır ve gerek şer olsun daima ilelebet aslen fiilinde vahdelâ lâ şerikelehü olan zât eceli âlâ hazretlerinin kitabı mübeyyininde [[maamın dabbetin illâ hüve ahizün binasiyetiha inni Rabbi âlâ sıtın müstakiym ]] buyurmuştur. Bu ayeti celilenin manai münifi hiç bir hayvandan yoktur ki hayır ve şer talebinde terk olundu. İllâ Hak celle ve âlâ hazretleri nasiyesinden kabzai kudret ile hayır ve şerre sevk edicidir. Ve herbir hayvan cenabı Hakk'a delil olduğu halde kabzai kudretindedir.Tahkik. Cenabı Bârii teâlâ hazrtleri ehli hayrın islah ve ehli şerrin ifsadı hallerinde tariki adalet ve istikamet üzere hüküm kazasını icra edicidir. Bu bâbta cenabı Fahri risalet sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimz hazretleri [[ lâ havle velâ kuvvete illa billahil aliyyül azim ]] buyurmuştur. Bu hadisi şerifin manai müfidi masiyetle ilâhiyetten dönmek ve itaat Allah üzerine kuvvet yoktur. İllâ bikabzı ve tefayüzden münezzeh ve âli olan maale lemâyürid hazretlerinin mağvetine yani avnı ilahiyesiyledir. Terki menhiyâta kimse kadir olamadığı gibi kimseden hasıl olamaz. İllâ cenabı Hak'tan olduğuna kur'anı kerim sürei İbrahim'de, İbrahim aleyhisselâmdan hikayet buyurduğu [[....... ve nebiyyi inne nâbüdül esnâm ]] nazmı celili ve fiil maverânın kezalik hasıl olamaz. İllâ cenabı Hak teâlâ hazretlerinden olduğuna yine sürei mezburda [[ rab ecâlli mukimussâlât ve men zerrini ]] İlâ aharı... nazmı celileleri delil ve burhanı katıdır. Şu da tahkika umurun küllisi cenabı Allah teâlâ hazretlerinden olduğuna hazreti İbrahim aleyhisselâm sadık ve mâsadak olduğunu tasrihidir. Ve cenabı mevlanın sürei kıssasta buyurduğu: [[ ve rabbike bi halki mâyeşâ ve yehnâ mâkane lehümül hayre ilâ.... ]] ayeti tecellisinin manai zahirisi resen abidde ihtiyarı takyiddir. Ve ihdet tahkik emir böyledir. Çünkü tahkik ihtiyar'ı iğdullah teâlâ hazretlerinin ihtiyarı ile mahluktur. Yani ol ihtiyarı ilahiyede aslen anlar için olacak ihtiyarın devamı ile mecbuldür. Muhakkikin şu makamı tecelli efal ve cennetül efal ve fenai efal ile tesmiye ederler. Ve şu makamın neticesi tevekkül veitisamdır. Tahkiken. Şu müşahade insanda tefevviyet bulduğu vakit halk için kendisinde ihtiras baki kalmaz. Kâmiller dahi tahkik dediler ki insan için kendi nefsine fark ve halk âleme Cem ile nazar etmek lâzımdır ki selâmete erişe... Cenabı vacibül vüdud hazretleri kur'anı keriminde: [[ kul küllü min indillah ve mâ esabeke min hasenete feminallah ve mâ esabeke min Seyyiete femih nefsik.]] buyurduğu halk ve icat hasebiyle her şey cenabı Allahtandır. Ve hükmi şahi cihetiyle hayırdan ne ki sana isabet eyledi ise cenabı Allah'tan ve ne ki şer isabet eyledisen anı nefsindendir de... Ol bir teeddüb için ki milleti İbrahim aleyhisselâmdır.

El âyeti: [[ ve izâ merahte fehü ve bişefiin ]] bu ayeti celilenin manai şerifi yine İbrahim aleyhisselâm'dan hikâyeten cenabı Allah'a buyurur.

Mariz olduğum vakit cenabı Allah bana: [[ Şifavet verdi. Ve cenabı Fahri âlem efendimiz hazretlerineemre vettebâ milleti İbrahime hanifa ve mâkâne minel müşrikin ]] buyurdu. Yani ey habibim sen milleti ibrahime aşikârtebâiyet eyle. Zira İbrahim müşrikinden olmadı. Ey talibi marifet. Şu makamın hakikatine vasıl olmaya irade şudur ki mürşidi kâmilin telkininden sonra senin için ola yani senin üzerine kavlen ve fiilen zahiren ve bâtınen nebii ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine nütabaat lâzimdir. Sonrada kaimen ve kaiden bâlâ gezerken her halde lâ ilâhe illallah ile zikri daim eylediğin halde şu zikr olunan makamı tevhidi murakebe eylemek lazımdır. Hak teâlâ hazretlerinin yardımı ile şu makam senin için hasıl olur. Cenabı Allah zel celal hazretlerinin salavat ve selamı habibi Muhammed Mustafa teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin üzerine ve ali eshabının cemisi üzerine olsun. Velhamdulillahi rabbil alemin.]] (60)

Demek oluyor ki fena makamlarına adım atan, benlik şalını atmaya mecbur. Kim ki tevhid yolundadır, o kimse (benlik) ve (nefis) ten geçmek zorunda kalır. Vücud ve varlık üzerinde tefekkür ederken kendisine hiç bir şey izafe etmez. Vücut ve fiil Hakk'a aittir. Ancak kusurlar, hatalar nefsimizden sadır olur deriz. Çünkü: Kişi tevhid yoluna sülûk edince zahiren ve bâtınen Resuli Ekrem ile mukavele yapar. Biât eder ona. O zaman da mutabaat, itaat ve her emri yerine getirmek, her nehyinden sakınmak asıl olur. Hazreti Muhammed'in sözü ve fiili ölçü olur insana ve muvahhit, ahlâk-ı MuMuhammedi ile ahlâklanmak zorundadır.

Üstad Hasan Sabri Dölen'in: [[ İş birliği, huy birliği ve vücud birliği olarak tarif ettiği tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zât, fena makamları olup Allah'a erişme, varlığını kaybetme ve fenafillah anlamına gelir. ]] (61) Ve bu üç makam tevhidin fenâ makamı olarak anılır.



1 - Tevhidi Ef'âl:



Tevhid mertebelerinin birincisi olan tevhidi efal'i Seyyid Muhammed Nûr RİSALEİ TEVHİDİ İLAHİYE isimli eserinde şöyle tarif eder: [[ Malum ola ki tevhid üç kısımdır: Evvelkisi tevhidi efal'dir. Tevhidi efal demek aşık olan kimesne efali hissiye ve efali kalbiyye ve âfâkiyye ve enfüsiye verâsında hazreti maşukun fiilini ol fiil ile zahir olduğunu zevk eder ]]. (62)

Bu makamı idrak eden [[ gerek yerde ve gökte gördüklerini, gerek içinde tebip gelen bütün işlerden kendi alakasını keserek hepsini Hakk'a verir. Bunları yapan ve becerenin Hak'tan gayrı hiç bir işleyeni olmadığını bilerek, kalben inanıp zevkeder. LÂ FAİLE İLLA HÛ - ondan başka işleyen yoktur. Rabıtasında hiç bir işi ne kendine ne de başka bir kimseye nisbet etmez.]] (63)

Seyyid Muhammed Nûr'ül Arabi, mürşidlere rehber olarak hazırladığı (RİSALEİ SALİHİYYE) isimli eserinde tevhidi tevhidi ef'ali şöyle izah buyurur:

[[ Suveri berzahiyyeden sâdır olan ef'al, Hakk'ın olduğu zevkan, yani ilmi kuvva ile şuhud olunacaktır. Suveri berzahiye demek kablel bîat görünen suveri ekvandır ki ol suveri berzahiyyeden meselâ bulut, bir sûret, gök bir sûret; dağlar bir sûret; hayvanlar bir sûret, insanlar bir sûret... İşte bu sûretlere suveri berzahiyye derler. Bu sûretlerden zahir olan işlerin cümlesi ıtlak Hakkındır ve Tevhidi ef'alin ebedi odur ki ef'alin cümlesini, yani bize nisbetle iyisini ve fenasını Hakk'a nisbet ede. Çünkü, ef'alin iyiliği ve fenalığı bize nisbetledir. Yoksa Hakk'a nisbet olundukta cümlesi hayırdır ve isimlerden münezzehtir. Anın için Ehlullah, ef'ali, Hakk'a nisbet eder. Yine Allah zina etti demez. Zira zina ismini icad eden nisbettir. Eğer fiilin kula nisbeti olmamış olsa ol fiilin iyiliği ve fenalığı tayin olunamaz. Ve ef'al salikinin esnâyı zikirde rabıtası:(Lâ faile illallah) dır. Ve kur'anda delili: (vallahü halaküm ve mâ tağmelun) dır ve bir daha delil: (Ve hammelnâküm filberrî vel bahrı) ve bir daha delil: (Zeynel lilnâsi hübbü şehevat) dır. ]] (64)

Tevhidi ef'al neş'esini zevk eden her işin, her hareketin Hak'tan olduğunu bilir ve (Her işin halıkı Hak'tır) der. Bu makam aynı zamanda çok tehlikeli bir yerdir. Zira insanı ibahiliğe sevk edebilir. Bunun için, tevhidi ef'alde (Edebi Muhammedi) dikkat ve ihtimamla aranır. Ve tevhidi ef'ali idrak edenler: [[ gerek kendi nefsinden ve gerek başkalarından kötü bir iş çıktığını görürse, onu, kendi nefsine ve iyi bir iş yapar veya yapıldığını görürse O'nu da Hakk'a nisbet eder. Buna dair kur'anda: Ve ma esabeke haseneten femin Allah ve ma esabeke min seyyietinfemin nefseke - sana iyi bir şey rastlarsa Allah'tan, kötü bir şey rastlarsa kendinden bil [[ âyeti kerimesiyle bildirmiş ve anlatmış ve bu terbiye ve nezaketi öğretmiştir.]] (65)



2 - Tevhidi Sıfat:



Efal Hakk'a ait ise,o fiilin zuhur aracı, görüntü imkanı olan esma ve sıfatların da Hakk'a ait olması gerekir. Vahdeti vücud anlayışında asıl olan: fiil, sıfat ve vücud birliğidir.

Seyyid, RİSALEİ TEVHİDİ İLÂHİYE de tevhidi sıfatı şöyle tanımlar: İkincisi tevhidi sıfattır. Tevhidi sıfat demek aşık olan kimesne Hazreti maşukunevsafı kemalini mahsurunda ve makulünde kalbi ile müşahade eder. Her mevcut ve mahsus ve meful herbirisi hazreti maşukun bir kemal sıfatının mazharıdır. Aşık olan kimesne hazreti maşukun kemal sıfatlarını zerrâti âlemin verasında zevk eder.]]

Tevhidi sıfatın rabıtası, derceleri ve mahiyeti RİSALEİ SALİHİYYE de anlatılmıştır:

[[ Hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar, kelâm Hakkındır. Yani diri olan Allahtır ve bilen Allahtır ve kadir olan Allahtır ve işiten Allahtır ve gören ve söyleyen Allahtır. Bu sûrette salik zevkan bilecek ki bu sıfat ile mevsuf olan Zatullahtır. Ve bu sıfatla salike ayine olup ol ayinede hazreti mevsufu müşahade edecektir ve bu sıfatın kur'anda delilleri: evvela hayatın Hakk'a mahsus olduğuna delil:

(Allahülâ ilahe hüvel hayyum kayyum) ayeti kerimesidir. Yani hayat ancak Hakk'a mahsustu; eşyada görünen hayat Hakk'ın hayatıdır. Zira şeriatta eşyanın hayatı ilahiyye ile kaim olduğunda cümle ehli kelâm ittifak etmişlerdir ve ilim Hakk'ın olduğuna delil:

(Vallahü yağlemu ve entüm lâ tağlemun) ve (kul innemel ilmu indallah) ayeti kerimesidir. Ve kuvvet Hakk'ın olduğu (innel kuvvetullahü cemian) lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyül azim. Sübaneke rabbike rabbil izzeti amma yesifûn) ve iradet Hakk'ın olduğu: (ve rabbike yahleku mayeşaü ve yahdaru ma kâne lehümel hayreh) Semi ve basar Hakk'ın olduğu: (Leyseki mislihi şeyün ve hüvessemiül basir) ayeti kerimeleriyle sabittir. Ve rabıtası: (Lâ mevsufe illallah) dır. (67)

Bu eğitim görünen isim ve sıfatların Allah'ın zuhuru olduğuna tam bir inanç telkin eder ve Muhiddini Arabi'nin (Allah - sıfat - Zât) mevzuundaki vahdeti vücud görüşlerini yansıtır. (68) Hayat, ilim, irade, konuşma, işitme (semi) , görme (basar) , kudret Allah'ın olunca kul'un ne hükmü kalır? Allah'ın zıllı olarak kabul edilen isim ve sıfatlarının aslında Hak saltanatı vardır. İnsan isim ve sıfatların ne olduğunu idrak ederse artık kötülük yapamaz, kimseye kem gözle bakamaz ve hiç kimsenin hakkına dokunamaz, çünkü varlık aleminde Hakk'tan gayrı hiç bir şey kalmaz ki, kişi fenalık edebilsin.



3 - Tevhidi Zât:



Tevhidin üç mertebe üzere olduğunu belirten Seyyid Hazretleri RİSALEİ TEVHİDİ İLAHİYE isimli eserinde tevhidi zâtı tarif ederken: [[ Üçüncüsü tevhidi zâttır. Tevhidi zât demek vahdeti zatiyeyi kesreti mezahiri ile müşahade eylemektir. Ve kesret iledir. Ve kesretin vücudu vahdet iledir. Vahdeti kesret etmeyince ayanda zahir olmaz. Ol kesret hazreti maşukun meratipleridir. Ol meratip iki kısımdır. Birisi müessiredir. Esmai zâti ve evsafı fiiliyedir. Ve birisi gayrı müessiredir: Elvanı hissiye ve manii akliyedir. Makamı velayetin nihayeti budur. Gayrı makam yoktur. Ancak makamı Muhammediyedir. Ona kimse vasıl olamaz. Ancak varis vasıl olabilirler.]] buyurur. (69)

Vücud birliğini kapsayan ve tevhidde fena makamlarının nihayeti olan tevhidi zât, Allah'tan başka hiç bir vücud olmadığının izahıdır. Bu makam için RİSALEİ SALİHİYE de, Seyyid Muhammed Nûr şunları söyler:

[[ Vücud Hakkındır, gayrının vücudu yoktur. Zira: (Külli şey'in halikün illa veche) ve (külle men aleyha faan ve yebkaa vechü rabbike zülcelalün vel ikram) demek eşya madum demektir. Madumun ise vücudu yoktur. Ancak vücud Hak'tır. Bu makamın rabıtası: (Lâ mevcude illallah) dır. Ve bu üç makam eshabına ehlullah ve ehli fena tesmiye ederler.]] (70)

Kur'anı kerimde beyan olunan: Külli şeyin halikü illa vechehû - Her şey helak olur, yalnız onun vücudu kalır. Eynemâ tevellu fesemmâ vech-üllah - Her nereye dönerseniz dönün, Allah'ın yüzüyle karşılaşırsınız, ayeti celileleri varlığın Allah'a ait olduğuna açık delildir. Onun içindir ki Allah her gün yeni bir şe'n (iş) üzerindedir ve bütün âlem onun hüviyetidir. Bu sebeple Muhiddini Arabi [[ Allah mahiyetiyle bilinmez, hüviyetiyle bilinir ]] buyuruyor. (71)

Tevhidi zat, velayetin son makamıdır ve bu makamdan sonra tahkik yolu açılır. Tevhid mertebeleri olarak adlandırılan tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zat aynel yakin makamlarıdır. Ve bunlar ayı zamanda fenafillah ve sekir makamlarıdır. (72)

Tevhidi zatta salik aşıktır. Demekki tevhidi efalde mürüt olan talip, tevhidi sıfatta muhip ve tevhidi zatta aşık tesmiye olunuyor. (73) Ki bu makamda velayet hasıl olmuştur.

Tevhidi zat, makamı salistir. Eşyanın vücudları olmadı, vücudun Hakk'a ait bulunduğu, her şeyin Hakk'a nisbet edildiği bir makamdır ve bu makamda salik [[ hissen ve alken gerek efal ve sıfat ve gerekse zât ayinelerinden vücudullaha rapt olup, yani eşya bir vücud olup vücudu Hak olduğunu mülahaza eder.]] (74)

Burada sekr tamam olur. Salik vahdet ile kesretten mahcup olur. Hatta bu kesrettir diye sual etsen cevap veremez. (75) Makamı zâtta açılma olur ve kişi bekabillaha vasıl olur.

Hazreti Seyyid: [[ Tevhidi zât demek, cemi halk bilâ hevl velâ ittihad zât-ı Hak ile vücudları olduğunu bilip halk ayinesinde zâtı maşuku müşahade etmektir ]] diyor. (76)



B - Beka Makamları.



Tevhid mertebeleri fena makamları olan tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zattır. Vahdet makamları tevhidden sonra gelir ve bunlara beka makamları da denir. [[ Ve vahdet üç makamdır: Hazretül Cem, Cemül Cem ve Ahadiyetül Cem.]] (77)

Bekaya eren kişinin benlik ve nefsi olmaz; ancak onlar kulluklarıyla iftihar ederler. Tek varlıkları: Fark'dır. Davranışlarında sadelik ve tabiîlik vardır. Ve onların avamdan farkları yoktur. Farzı ilahiyi eda ederler. Ve emri ilahiye temesük ederler. Halleri daima Hakladır ve bu taifeden birisi ile mülaki olmak ve haliyle hallenmek saadeti uzmadır. Ve Hakk'a vasıl olmaktır. (78)

Beka makamlarına Hakkel yakin makamı da denir. Seyyid Muhammed Nûr söyle buyurur:

[[... Hakkel yakin makamı üç makamdır. Evvelkisi makamı cem... ikinci makam Hazretül cem... Üçüncü makam cemül cemi'dir.]] (79)

Hakkel yakin, ittihad veya beka makamı diye isimlendirilen bu üç makam RİSALEİ SALİHİYYE ve MÜRŞİDÜL UŞŞAK da geniş şekilde anlatılır.



1 - Makamı Cem:



Yükselme durakları makamı zat ile sona erer. Fena mertebelerinden sonra beka mertebeleri, ya da (iitihat makamları) dediğimiz: Cem, Hazretül Cem, Cemül Cem menzilleri gelir. Cem makamı ayrılıktan sonra birleşme makamıdır ve bu makamda Hak zahir, Halk bâtındır; yani görünen Hak'tan başka bir şey değildir. Risalei Salihiyyede Seyyid Muhammed Nur, bu makamı şöyle anlatır:

Bu makamda salik Hakk'a kuva olur, kuvasında Hak zahir olur ve kendisi bâtın olur.

(İnnallahe basirun bilibâd) ..... ayeti kerimesiyle (innalahe yekulü bilisani abdühû semiallah limen hamide) hadisi şerifi bunu ifade eder. Bu makamda eşya Hak'ta bâtın olur. Şöyle ki eşya denilen suveri ekvandır; suveri ekvan ise gözlerini kapadığın vakitte eşyanın suretleri insanın zihninde bâtın olduğu gibi makamı cemi'de dahi eşya, ilmi ilâhide bâtın olur; zat ile zahir görünür. Bu makam saliki, eşyaya nazar eyledikte suveri ilâhiyeye nazar eyler ve ne ahkam zahir olursa cümlesini Hakk'a isnad eder ve bu ahkama ahkâmı ilahiye tesmiye ederler. (İnnallahe ve melaiketehu yüsellüne alennebi) ayeti kerimesi bunu ifade ve beyan eder. Yani Allah ve Melekleri, yani sıfatı ilahiyenin cümlesi zatı Hak'ta bâtın olduğu cihetle ahkamın cümlesini rica eden Hakk'tır. Anın için Cenabı Allah, miraçta Hazreti Peygambere buyurdu: (kâf ya Muhammed feinne rabbüke yüsalli) ve (şehidallahü innehû lâ ilâhe illâ Hû) bunu ifade eder. Bu makamda salik, kesreti eşyadan mahçuptur. Bu kesret nedir? diye sual olunca cevap vermekten acizdir ve bu makamda saliki çok durdurmazlar. Zira Hakikatte makam değildir. Belki bir hâli istiğraktan ibarettir. Mecnunun (Leyla benim gayrı Leyla yoktur) dediği gibi... ve makamı cemde eşyanın bâtına rücuunun bir diğer misali, meselâ: düz bir ovada bir direk olsa, sabah güneşi, o direğe vurdukta bir gölge çıkar. İşte o gölge mahlûktur. O gölgeyi güneşin tulûu izhar eyledi. Bir müddet sonra güneş yukarı çıktıkta ve zeval vaktinde ol gölgenin eseri kalmayıp direkte bâtın olur. Salikte dahi, şuhut ve zevk sebebebiyle Hak kemaliyle zahir oldukta, eşya, Zatı Hak'ta bâtın olur, gölgenin bâtın olduğu gibi; gölgenin vücudu haricisi olmayıp ancak göze bir karaltı görünüp belki vücudu zıllisi olduğu gibi halkın dahi vücudü halikisi olmayıp ve yalnız âlemde bir şey olup hariçte asla vücudü yoktur. Yalnız gölgenin inkârı kabil olmadığından halkı dahi inkâr kabil olmaz. Belki halk denilen Hakk'ın ismi zahirinin hükmüdür. Ve mutlaka tecelliyetı hariciyyeden ibaret olup vücudü haricisi yoktur. Anın için Ehlullah buyurdular: (el a'yanü mâ şemtü rayihatül vücud) ayanı sabite vücud kokusu duymadılar. Nerede kaldı ki vücudları olsun. Bu makama kurbi feraiz derler. (80)

Mürşidi Uşşak ül kebir de Hakkel yakin makamlarının ilki olduğuna temas eden Seyyid, şöyle der: [[... evelkisi makamı cem ve kurbi feraiz ve fenayı nefis ve bekayı ruhi ve seyri mahbudi ve surei necimde mezkûr olan DENÂ makamıdır. Ve berzah derler ol makam vahdeti zahiriyedir. Yani cümle eşyanın hakikatları aynel Hak aslen ayar ve ikilik ve kesret olmayarak... Hatta bu makam vuslat oldukta vesvese munkati olur. ]] (81)



2 - Hazretül Cem:



Bu makam iki vechesi olan makamı Muhammedidir. Ve kur'anı kerimde sözü edilen FETEDELLÂ makamıdır. Bu makamda halk zahir Hak bâtındır. Sıfatların zuhuru zevk edilir. Ve bir adı da kurbi nevafildir. Mürşidül Uşşak ül kebir de, Seyyid Hazretleri buyurdu:

[[ İkinci makam Hazretül cem ve kurbi nevafil ve fenayı ruh ve bekayı sır ve sürei necimde mezkûr olan (fetedella) makamıdır. Ve seyri mahbubi derler. Ve bu makamda kesret ve sıfatla tedella ve tenezzül olunur. Yani sıfatları kendine isbat eder. Ve bu makamda kesret sual olunursa, kesret sıfatıyla deyu cevap verir. ]] (82)

RİSALEİ SALİHİYYE de Hazretül cem'in tarif ve izahı şöyledir: [[ Hazretül cem demek, Hak bâtın, halk zahir demektir. Hak batın halk zahir ne demektir? Yani ol halk ki zâtın ilminde bâtın olmuştu ve ilmi ilhâhide mahfuz olmuştu ve ilmi ilâhide mahfuz olmuştur; o ilimde olan esmayı, Hak, kendi vücudüyle izhar edip ve kendi hükmünü esmaya nisbet eylediğinden esma zâhir; zât, bâtın olur. Bu halde gören, işiten, söyleyen Hak'tır; lâkin abdin kuvasiyle... Bu makamda Hak, kulun kuvası olup kulun hayatı Hak'la, kudreti Hak'la, semii Hak'la, basar'ı Hak'ladır. Nitekim hadisi kutside: (İzâ uhibbed abden künte lehü semian ve basaren ve bedien ve lisanen ve rücülen resmeu biviri ve yemsekübi ve yekülü bive yembişi) yani ben kuluma muhabbet eylediğim vakitde o kulumun semi (işitme) , ve basarı (görme) , yeddi ve lisanı ve ricli olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle söyler, benimle yürür. Bu makama ehlullah (kurbi nevafil) tesmiye ederler. Bu makamın kemaline nail kmseler herkesin bildiğini bilir ve işitir ve görür. Yani kerameti ilmiyye ve kemâlatı sıfatiye kendisinden sadır olur. ]] (83)

Demek oluyor ki cem de Hak zahirken Hazretül cem de Hak batın olmaktadır. Bu mertebe fark menzilidir. Üç buutlu dünya nizamının ve dünya ahkâmının belirlendiği ve ahkamı Muhammedinin mahiyeti hakkında kulun şuurlandırdığı bir ortamdır. İyi, kötü, doğru, yanlış, ibadet, hidayet, dalalet, ahkam ve ahlakın öğrenildiği, ceza ve mükafatın kabullenildiği bir idrak hâlini telkin ederken aynı zamanda iç ve dışın yani bâtın ve zahirin ayniyetine de işaret edilmektedir.



3 - Cem'ül Cem:



Bu menzil vahdeti vücud inancının insan idrakinde gerçekleşmesidir. Cem'ül cem dersini alan artık bu vücudun ne olduğunu bilir. Bâtın, zahir evvel ahir olanı tanır ve bunları insanda müşahade eder ki, bu idrake eren bir insandan kötülük sadır olmaz, kimseye kötülük edemez, hatta kötülük düşünmez. Niyyet ve amel birleşerek insan ihlas menziline varmış olmaktadır. Seyyid Muhammed Nur bu makam için RİSALEİ SALİHİYYE'de şunları yazar:

[[ Salik bu makamda (hüvel evvelü velahiru vezzahiru vel bâtın) ayeti kerimesini bir nazarda müşahade edecektir. Şöyle ki Abidden zahir ancak ef'al ve sıfatı ve vücudi Hak olduğundan abid evvel oldu ve efali ilahiyyenin zuhuru abdin azayı samaniyyesine mütevakkıf olduğundan abid, ahir oldu ve yine Hak, abid suretyle zahir oldukta mahlukat tesmiye olunduğundan abid zahir oldu. İşte bu makamda salik, suveri ekvandan bir surete nazar eyledikte bu dört nisbeti bir surette müşahade edecek ve kendisinde dahi bu dört nisbeti müşahade eyleyecektir. Hatta şuhud galebe eyledikte bir kimse kendisine sual edecek olsa ki (hüvel evvelü velahiru vezzahiri velbatinu) ayeti kerimesinin manası nedir? ol dahi cevabında der ki: Evvel benim, Ahir benim, Zahir benim, Bâtın benim... yahut karşısında olan surete sensin evvel, sensin ahir, sensin zahir, sensin bâtın deyu cevap verir ve bu cevabında sadıktır ki onun şuhudunda Hak, bu suveri kendi vücuduyla izhar eylemiştir. ]] (84)

Seyyidin bu telkin ve tedrisatında vahdeti vücut anlatılmakta ve varlık aleminin Hakk'ın vücudu olduğu gösterilerek edep, ahlak, hoşgörü ve Hakseverlik öğretilmektedir. Öyle ya, bir insan gördüğü bu alemde her şeyin Hakk'a ait olduğu zevkinde ise O'na nasıl karşı kor, O'nu nasıl sömürür, nasıl kötülük eder? Vahdeti vücud insanı maddeciliğe değil, maneviyata iter; haris yapmaz, diğer kâm kılar; Tenbellikten korur, çalışmaya sevk eder; Hak duygusunu şuur haline getirir ve insanları sevmeyi, insana hizmeti en yüksek fazilet ve iman duygusu olarak ilan eder. Seyyid, bütün derslerinde insanı bu yüksek şuura ulaştırmak için gayret sarfeder ve verdiği dersler neticede insanı yüksek bir ahlak ve idrake eriştirir. (85)





Dip notlar:

--------



58) Seyyid Hâce Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi.RİSALEİ SÜLUKÜ HAKİKAT.

Ali Urfi efendi tarafından takris edilen orijinal nüshadan, özel

kitaplığımızda,sahife:259/260.

59) Seyyid Hâce Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,MÜRŞİDÜL UŞŞAK - ÜL KEBİR,

Ali Urfi efendi tarafından takriz edilenorijinal nüshasından.Sahife:394.

60) Seyyid Hâce Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi ŞERHİ SIRRI TEVHİD,Ali Urfi

efendi tarafından takriz edilen ve kitaplığımızda mahfuz orijinal

nushadan,sahife:522/524.

61) Hasan Sabri Dölen, YEDİ DURAK RİSALESİ,1968,İstanbul.Sahife:34.

62) Seyyid Hâce Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,RİSALEİ TEVHİDİ İLAHİYE,

Ali Urfi efendi tarafından takriz edilen ve özel kitaplığımızda bulunan

orijinal nushadan,Sahife:395.

63) Hasan Sabri Dölen, YEDİ DURAK RİSALESİ,Sahife:51

64) Abdülbaki Gölpınarlı,MELÂMİLİK VE MELÂMİLER,1931.İstanbul.Sahife.293/294.

65) Hasan Sabri Dölen,YED DURAK RİSALESİ,SAHİFE:54.

66) Seyyid Hâce Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,RİSALEİ TEVHİDİ İLAHİYE, Ali

Urfi efendi tarafından takriz edilen ve kitaplığımızda mahfuz orijinal

nushadan, sahife:395.

67) Abdülbaki Gölpınarlı,MELÂMİLİK VE MELÂMİLER,Sahife: 294.

68) Prof. Cavit Sunar,VAHDETİ ŞUHUT VAHDETİ VÜCUD MESELESİ,1960,Ankara,Sahife:72.

İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ,cilt:8,Sahife:533/555.

69) Seyyid Hâce Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,RİSALEİ TEVHİDİ İLAHİYE,Ali Urfi

efendi tarafından takriz edilen ve kitaplığımızda mahfuz orijinal nüshadan

Sahife:396.

70) Yusuf Ziya İnan,SEYYİDÜL MELÂMİ MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ(hayatı,şahsiyeti,eserleri) ,

1971,İstanbul,Sahife:37.

71) Yusuf Ziya İnan,Aynı eser,Sahife:37.

72) Seyyid Hâce Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,MÜRŞİDÜL UŞŞAK-ÜL KEBİR, Ali Urfi

efendi tarafından takriz edilen ve özel kitaplığımızda bulunan orijinal nüshadan,

Sahife:393.

73) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,DAİRETÜL VÜCUD Fİ BEYANİL MAKAMÜL MAHMUD,

Ali Urfi efendi tarafından takriz edilen ve özel kitaplığımızda bulunan orijinal

nushadan,Sahife:382.

74) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,MÜRŞİDÜL UŞŞAK,Ali Urfi efendi tarafından

takriz edilen ve özel kitaplığımızda bulunan nüshadan,sahife:381.

75) Seyyid Hâce Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,MÜRŞİDÜL UŞŞAK, Ali Urfi efendi

tarafından takriz edilen ve özel kitaplığımızda bulunan orijinal nüshadan,Sa:381

76) Seyyid Hâce Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,RİSALEİ SÜLUKÜ HAKİKAT, Ali Urfi efendi

tarafından takriz edilen ve özel kitaplığımızda bulunan orijinal nüshadan,Sahife:259.

77) Seyyid Hâce Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,RİSALEİ İSMAİLİYE Fİ BEYANI SÜLUKÜ-S

SADATÜN NAKŞİBENDİYYE VEL MELÂMİYYE,özel kitaplığımızdaki orijinal nüshadan.

78) Aynı eser,sahife:458.

79) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabiyyül Melâmi,MÜRŞİDÜL UŞŞAK-ÜL KEBİR,Ali Urfi efendi

tarafından takriz edilen ve kitaplığımızda mahfuz orijinal nüshadan.

80) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi,RİSALEİ SALİHİYYE'den Abdülbaki Gölpınarlı,

MELÂMİLİK VE MELÂMİLER,SAHİFE295.

81) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi,MÜRŞİDÜL UŞŞAK-ÜL KEBİR,kitaplığımızdaki orijinal nüshadan.

82) Aynı Eser.

83) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi,RİSALEİ SALİHİYYE. A.Gölpınarlı,MELÂMİLİK VE MELÂMİLER.

Sahife:296.

84) Yusuf Ziya İnan,Seyyidül MelâmiMuhammed Nur'ül Arabi,1971,İstanbul,Sahife:40.

85) Aynı Eser,Sahife:41.



İSLÂM'DA MELÂMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ.



Yusuf Ziya İNAN / 1976.


 

Bu mesaja verilen yanıtlar: (yanıtları görmek istemiyorum)

Salih Altındağ (13.05.2010 23:25) Cevap yaz | Yazılmış 1 cevabı oku
- VIII - SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN ESERLERİ İÇİNDE GEZİNTİ Seyyid hazretleri mevcudatın bir görüntü olduğuna kanidir. Ve varlığın müstakil vücudları olmadığını şöyle beyan b ... devam ediyor

 
 
13.05.2010 23:13:00        Bu mesajı cevapla. Bu mesaj şu mesaja yanıt olarak yazılmıştır. Bu mesaja 1 adet yanıt yazıldı >>>
 
- VI -

SEYYİD HACE MUHAMMED NUR'ÜL

ARABİ'DE MEFHUMLAR




1 - Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi'de vahdeti vücud.



Seyyidin vahdeti vücuda kail olduğunu söylemek ne kadar mümkün ise, O'nun vahdet anlayışına yenilik getirdiği ve vahdeti vücud anlamındaki yanlış anlamalar üzerinde ısrarla durduğu ve ahkamı muhammediyi büyük bir sevgi ve saygı ile koruduğu da o kadar gerçek ve o derecede doğru bir yargıdır. Seyyidin en çok etkilendiği kişi sanırım ki Şeyh'ül Ekber Muhiddin'i Arabidir. Ve Şeyh'ül Ekberin dediği gibi tasavvuf ve tevhid yolunda insanlar üç tavır üzerindedir. 1. Özbeöz batıni olur veya

2. Özbeöz zahiridir yada 3. Şeriate ayak uydurur. Şeyh'ül Ekber'e göre özbeöz batıni olanlar tevhidin tecrit edilmesine, yani mücerret hale getirilmesine neden ve kail olurlar ki, sonucu şeriat hükümlerini işlemez hale getirir ve kişi Allah'ın irade ettiği şeylerden yüz çevirir. Dini akidelerin yıkılmasına yol açan ve kötülüğü mübah kılan bu anlayış ve idrake karşı koyan Şeyh'ül Ekber, sırf bu nedenlerle BATINILİĞİ RED EDER. Keza Şeyh'ül Ekber zahiriliğe de karşıdır. Çünkü tecsim ve teşbihe yani Allah'ı bir cisim zannetmeye veya Allah'ı başka varlıklara benzetmeye yol açar. Bu da dini yönden küfür ve şirktir ve Şeyh'ül Ekber de zahiriliğe karşıdır. Muhiddin'i Arabi'nin üçüncü yol veya üçüncü tavır olarak tavsif ettiği hale gelince: Bu hal şeriate bağlılık ve hikmet üzere olmaktır. Bu yol EHLİ SÜNNET yoludur ve Şeyh'ül Ekber bu yolun saadet ve kurtuluş yolu olduğunu söyler. (19) Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi'nin Şeyh'ül Ekber'e bağlılığı o derece ileridir ki:

[[ Muhiddinle Bedreddin ettiler ihyaı din ]] sözünü söylemekten çekinmemiştir.Nitekim eserleri ve yaşamı tetkik edildiğinde görülür ki, Seyyid hazretleri hayatı boyunca şeriate ve ahkâmı Muhammediye bağlı kalmış, namaz ve erkân'a saygı duymuş; naormal namazlar dışında daima nafile ve şükür namazı kılmış; oruç tuutumuş, riyazat yapmıştır. Söz ve hareketlerinde sünneti Peygamberiye ile tam bir uyum vardır. Bu bakımdan kendisi Muhiddin'i Arabi'nin bahsettiği üçüncü tavırda olan bir yüce varlıktır.

Muhiddin'i Arabi, idealin şeriate uygunluk ve hikmetle müzeyyen olmaktan ibaret bulunduğunu kabul eder ve ilme son derece önem verirdi. O'nun yolunda giden Seyyid Hace Muhammed Nur da aynı şekilde ilma büyük değer verir ve tasavvufu felsefi bir sistem içinde adeta yeniden kurar.

Seyyid Muhammed Nurda derin bir ilim sevgisi ve ilmi yetenek açık seçiktir. Hayatının her anını ilim süsler ve tevhid yolunda olduğu o değerli ömrü boyunca da hep ilmi telkin ve ilmi zikreder. Çünkü o da bilir ki, bütün zikredilenler akıl hükmüne göredir. Ve fikir insanlara mahsus kuvvetlerden sadece birisidir. Ancak bu özellikler bir yerde insanı da simgeler. Çünkü akıl ve fikir yalnız insana mahsustur ve insana Allah'ın bir keremi ve rahmetidir. Onun içindir ki Seyyid tüm tevhid mertebelerini tarif buyururken daima (İlim kuvvasıyle) sözünü kullanır.O'nun vahdeti vücud inanışı akli ve ilmi gerçekleri görmesine mani değildir ve tıpkı Muhiddin'i Arabi gibi o da, ilme ve akla en büyük değeri verirken öte yanda kalbi tuluata da büyük bir yaakınlık duyar ve labden gelen varidatın akılla varılan gerçeklerden daha doğru olduğunu söylemekten çekinmez. Zira bütün İslâm velilerinde müşterek olan bir yön: realite ile verité arasındaki ilişkileri ve gerçeği bilmekteki üstün nitelikleridir. Onları Batı düşünürleri ve filozoflarından ayıran özellik ilimdem hale, akıldan gönüle geçebilme hünerleridir.

İnsanlık bu gizli sırrı anlayamaz. çünkü anlıyan susmakta ve sır daima perdeler gerisinde kalmaktadır.Tasavvufun da güzelliği bu anlatılmayan haldir. Onun için vahdeti vücud, çok veli tarafından yasaklanmış, halka anlatılması istenmemiştir.Muhiddin'i Arabi, hikmetin cahil halka anlatılamıyacağı gerçeğini savunurken Seyyid Ahmed el - RIFÂÎ vahdetten söz etmeyi tamamen yasaklamıştır. Aynı tavır, Seyyid Muhammed Nur da da vardır. Kendileri bir akşam çok müteessir bir halde hane-i saadetlerine dönmüşlerdi. Bu teessürü gören eşi, O'na, neden müteessir ve üzgün olduğunu sorunca, şu cevabı aldı: [[ Ey hanımım, ben üzgün olmayayım da kim olsun? Biraz önce İhvanın kahve köşelerinde konuştuklarını işittim. Ben onlara sırrı Nebi verdim, onu gizlemeleri gerekirken kahve köşelerinde dağıtıp durmadalar.]]

Meâlen söyledikleri bunlardı amma şüphesiz ki kendi dilinde çok daha zarif, şiddetli ve hikmetli söylenmiş olduğundan hiç şübhem yok. Ne var ki önemli olan söz değil, söz ile anlatılmak istenen hakikattır. Seyyid Muhammed Nur Hazretleri tevhid ve vahdet üzerinde gelişi güzel konuşulmasını, tevhidin her yerde ulu orta anlatılmasını istemiyorde. Bu da onun sünneti Peygamberiye olan bağlılığı ve hikmet konusundaki anlayışından ileri geliyordu.

Seyyid'in vahdeti vücud anlayışı, söylediğim gibi Muhiddin'i Arabi ekolündekinden ayrı değildir ve her konuda tıpkı Muhiddin'i Arabi gibi düşünmektedir. Nitekim felsefeyi inkar etmemesi, ilme değer vermesi, kerameti ilmiye asrıdır diyerek kerameti kevniyeyi kural olarak kabul etmemesi, akıl ve fikre verdiği yer hep Muhiddin'i Arabi'nin anlayışından doğan, O'nun etkisini saptayan kurallardır. Varidat şerhinde söylediği şu sözler, bize Muhiddin'i Arabi'yi hatırlatmaz mı?

Seyyid: [[Velhasıl nas, vahdeti vücud da üç mezheb üzerindedir. Birinci mezhep, mezhebi avamdır ki onlara göre bu vücud, Hakk'ın vücudunun gayrıdır. İkincisi, havas mezhebidir ki onlar da bu vücudu, Hakk'ın vücudunun zıllı addederler. Üçüncüsü mezhebi asfiyadır ki bu mezhepte vücud aynı vücudu Hakk'tır; zıllı değildir. Bu bilasale Seyyidül Mürselin'in makamıdır. O sebepten gölgesi arza düşmedi. Ondan başkaları bu makamda O'nun kademi üzeredir.]] diyor. (20)

Vahdeti Vücudu anlamak çok zor. Bunu en güzel ifade eden HASAN LÜTFİ ŞUŞUD:

[[ - Biz panteist değiliz. Vahdeti vücud panteizm değildir... Allah birdir, birden başka yegane olan birdir... Siva paralelden gelir. Bir bakışta hem var, hem yoku görmektir vahdet.]] derken bize panteizmin bir düşünce, vahdeti vücudun ise bir anlayış, yaşamla beraber olan bir inanç olduğunu ispatlar.

Vahdeti Vücud anlaşılamadığı, bu yüksek inanç ve tefekkürü idrak çok zor olduğu ve sözden öz'e ait bir keyfiyeti ifade eylediği için vahdeti vücudu panteizm ile karıştırırlar. Panteizm Allah'ı dünya ile özleştiren bir felsefe sistemidir. Panteizmde Tanrı kavramı dünya ve madde ile birlikte düşünülür ve vahdeti vücudçular da Hakk'ın vücudundan başka vücud kabul etmedikleri için ikisinin de aynı anlama geldiği sanılır. (21) Oysa vahdeti vücud, panteizm değildir, bir idrak halidir ve EHADİYETİ ihtiva eder. Bir matematik profesörü ile yaptığımız bir sohbette tabiatı Allah olarak gördüğünü ve bunun vahdeti vücud olduğunu söylemişlerdi. Ben de kendilerine şunu sordum: [[ Üstad, tüm rakamlar hangi rakamdan türer? ]] dedim. Cevaben: [[ Bir'den türer ]] dedi. Bu kerre kendisine BİR rakamının nerede olduğunu sordum. Yani kare kökü üzerinde durmak suretiyle birin kare kökü birdir gerçeğine değindikten sonra, hocaya, mesela 10 ya da 100 veya daha büyük bir rakamdaneden kare kökü içinde bir olmadığını sorunca, çok zeki ve kültürlü bir kişi olan hoca, bir rakamının hiç bir rakamda olmadığını, sadece birin kare kökünün bir olduğunu teslim ve ifade ettiler. O zaman kendilerine vahdet anlayışımızı şu şekilde ifade ettik:

Bütün rakamlar bir'den türer, amma hiç bir rakamda bir yoktur. Bütün varlık da Allah'dandır amma Allah hiç bir esmada yoktur. Allah bu görünen değil, bu görüntüyü var eden kayyumiyyet halidir. Ve bu nedenle Peygamber: [[ Mümin gayba iman edendir ]] buyurdu.

Madde ile Allah'ı birleştirmek iki ayrı varlık kabul etmektir. Kul ve Rabb'ı ayrı ayrı düşünmek şirktir ve bu sebeple İsmail Hakkı hazretleri: [[Vahdet kesretin zevalidir. Yoksa Rab ile Abd'ın ittihadı değildir ]] dedi. Büyük mutasavvuf gavs'ül azam Seyyid ABDÜLKADİRİ GEYLÂNİ: [[ Alimin şeytanı, alem-i mülktür; Arifin şeytanıalem-i Melekuttur; Vakıf'ın şeytanı alemi Ceberruttur; bunlardan geçmeyen herkes indimizde merduttur ]] diyorlar ki bundan büyük vahdeti vücud tarifi olur mu? Ancak bu sözlerdeki ilahi hikmeti anlamak için İHLAS Suresini bilmek, idrak etmek ve onunla hal olmak gerekir, felsefe yapmak değil.

Bu bakımdan vahdeti vücudu iyi anlamak gerek. Onun bir felsefe olmadığını, sadece maddeyi Tanrılaştırma anlamına gelmediğini, madde ve mana birliğinin panteizm olamayacağını, fena ve beka, ehadiyet ve vahidiyet hakkında bir hal ve idrakimiz olmadıkça, velilerin sözlerini maazallah yanlış anlayıp küfr ve şirk'e düşüleceğinihatırlatarak Seyyid Muhammed Nur hazretlerinin tevhid ve vahdet hakkındaki görüşleri üzerinde duralım:

Seyyid Hace Muhammed Nur'un halifelerinden Hacı Faik bey'in bazı suallerine vermiş olduğu cevaplar, vahdeti vücud, tevhid ve varlık hakkındaki görüş ve sistemini yansıttığı için bir nebze bu eser üzerinde durarak bazı cevapları naklediyoruz.

[[ - Hakikat vücudu vacibin zıddı dendi. Ve misali yoktur. Fiylhakika, cümle mevcudat O'dur. O kendi zatıyle kaim ve mevcuttur, diyorlar. Bu akval umum ehlullahın sözü ve makbulüdür. Zira bunu balada meşkur olan ayat-ı ilahiye ile cenabı Hak beyan eylemiştir. (Kulhüvallahü ehad, Allahüssamed, lemyelid ve lem yüled ve lem yekünlehüküfüven ehad... Leyseki mislehü şey'en ve hüve semiül basir... Hüvel evveli vel ahirü vel zahirü vel batın ve hüve bikülli şeyün alim... küllü şeyün halikün illa veche.)

Vücudu vacib demek kendi zatıyle kaim ve mevcuttur, demektir. Bu akval hakikatını bilmek badelfena makamı cem zevkine nail olanlara mahsustur. Çünkü bu makamda kesret, vahdet meşhut olur. Binaenaleyh zıt ve misli yoktur. Zira kesret itibarında tasarruf olunur. Makamı vahdette tasarruf olunmaz. Bu makamat evliyaullahı görmeyenler Hak ile Halk nedir, hakkat vechiyle bilemeyip Allahü Teala'yı mevcud, makul, Halkı mevcud ve mahsus zan ederler. Ondan ötürü bu kavli tasdikleri tahkiki değil, imanidir. Onun için seyri süluk ederek makamatı fenayı, fenafillahı zevk edemeyen zahiriyyun bu kavli cebreb tasdik edecek olurca ayatı ilahiye mantıkunu ispat eder. Lakin tahkikatı olmaz. Her hal de seyri süluk'a muhtaçtır. Malum ola ki, bu mevcud meselesinde akval pek çoktur. Ezcümle vücud, sıfattan maduttur. Amma sıfatı zatiye olduğundan umum ehli sünnet lisanında dahi kılınır. Vücud mevcudun aynı veya gayrı olduğunda ihtilaf olunmuştur...... bazılarında ne gaybdır, ne gayrıdır... bunlara göre inkılap ve tagayyur olmaz., çünkü mütegayyır ve mütegallip için EMKİNE ve EZKİNE iktiza eder. Vahdette bunlar tasavvur edilmez. Nitekim farz olunsa ki Cenabı vacib ül vücud vücudunu çekse avalim için bir eser kalmaz. Su ile kar gibi... Su, vücudunu çekse avalim için bir eser kalmaz. Lâkin su karlıkla göründüğünde hüküm başka olur. Yani, kar ile abdest alınmaz, belki teyemmüm caizdir. Bu da kar'ınvücudu müstakili olmadığındandır. İşte bundan münfeim olur ki, hükümdeki mugayirin vücuddaki mugayereti icab etmez. Vücud mevcudun ne aynıdır, ne gayrı diyenler, balada, basit beyan kılınan kessret dairesindendir... onlar zevk ve ilimlerinde gayır tabirleri şu müteayyin ve mütekessif görünen mevcudat suverlerinden gayriyettir. Yoksa vücud cihetinden mugayeret yoktur. Nefsil emirde gayriyet sabit olmaz. Onun için bu mevcudata şuunatı ilahiye denir. Şuunat ise, mevcud müstakil değildir ki vücudla anın arasında mugayeret olsun. Nitekim emracı ebhar (deniz) gibi. Gerçi müteferrit yekdiğerine müteasıl görünür amma kâffesi bir bahirdir.]] (22) diyor ki bu açıklamalar ve tahliller vahdeti vücudun esasına talluk eder. Ne var ki Seyyid hazretleritüm gerçeklerin mertebelere göre değiştiğine kaildir ve her tavrın bir hakikatı olduğunu açıkça söyler. Nitekim aynı risalenin devamında: [[... bu güruhun gözleri dahi şaşı bakar. Yani bir'i iki görürler. İçlerinden bazıları bu hal üzere olduğuna vakıf olmakla beraber imdad-ı ruhaniyet-i Muhammediye sallallahü aleyhi ve sellem hazretleriyle şaye-i şevketsemat hazreti padişahide terakkisi (ene fane meşhud basire) cümle adem olan maarif sayesinde bir tabib-i kamil'e müracaat ederse bittdric illeti izale edip iki görmekten kurtulur. Ol vakit vahdet ve vahdette kesretin ne olduğunu fehmeder de inkılap ve tefsir-i teveccühle olup olmadığını anlar. Ve şiarı insaniyet olan kemal dairesine kadem basar. Zira insan cami olduğu kuvvasının mecmuuna hakim olmak lazımdır. Yoksa yalnız kuvva-i basirasına esir olmak seza değildir. Mevcudat müteayyin ve mütekeyyiftir. Ulyası mahlukat ile zahir ve onun zâtı kâffe-i sıfat ile muttasıl ve mukayyedtir diyorlar. Bu kavl, makamı kesret olan Haret'ül Cem ve Cem'ül Cem makamlarındandır ki bu makam sahiplerinin zevklerinde makul olan kesret meşhut; ve meşhut olan vahdet, batın olur. Hüvel evvel vel ahir, vel zahirü vel batın ve hüve biküllü şeyün alim ayeti celilesinin tefsirinde: Vezzahir fi mezahiril ekvan lîsıfati ve efali, ile tefsir olunmuştur... Vacibül vücud, Allahü azimüşşandır. Bazı kerre (abd) olur diyorlar. Bu kavilde fazla söz vardır o da (bazı kerre abd olur) sözüdür. Çünkü Allahü Teala hazretlerinin tecellisidir. Hak teala ise daima müncelidir. (Bazı kerre sözü) indi evliyaullahta merdut bir sözdür. Çünkü cenab-ı vacibül vücud her anda bir tecellidedir.]] der. (23) Bundan sonra Seyyid hazretlerinin risalesinde Vâkıflar, âlimler, kesret dairesinde olanlardan söz edilmekte ve vahdet zevkinin meratibe tabi olduğu anlatılmaktadır. (24) Demek oluyor ki vahdeti vücud asıl olmakla beraber Seyyid mertebeler ve beşeri kavramlar üzerinde durmakta, insanı idrak ve bakışına göre değerlendirmektedir. Bunu yaparken de şüphesiz ki büyük hakikatlerin ve vahdeti vücudun zayıf yaratılmış insanları şaşırtmaması gayesi ile hareket etmektedir. Çünkü her şeyde asıl olan insandır ve her şey insana yönelik, insan içindir.

Kanımca Seyyid hazretleri vahdeti vücud temel görüşünü ehli sünnet anlayışı ilebağdaştırmak emelinde ve Arabi ile İmam Rabbani arasında zahirde görünen ayrılığın bir meratib ve tavır farkı olduğunu saptamak istemektedir. Zira insan beşer kisvesinde ahkamla, dünya kanunlarıyle, sosyal kurallara bağımlıdır ve kendi ortamında ancak bazı şartlarla yaşama imkanına sahiptir. Varlığın kuralı bu olunca vahdeti vücudun birlik inancını bir idrak halinde yaşamak, fakat bunu hayata uygulamadan hayat yapmak gerekir. O da tevhid ve vahdeti insan sevgisi ve insana hizmetle simgelemek, şuhudi bir idrake varmak ve hayatı olduğu gibi kabul ve ahlaki düzeni içinde devam ettirmektir. Ancak o zaman çelişki kalkar ve gerçek aydınlanır. Ve bu sınırlama ile diyebiliriz ki: Seyyid Muhammed Nur gerçekten samimi ve müçtehit bir vahdeti vücudçudur, Ahkam ve şuhud ile birlikte...

Allah'ın sadıkları gayrı görmez, hep Hak görür. Ancak bu hale ermenin yolları eğitimi vardır. Seyyid, meratibini ikmal etmemiş kişinin vahdeti vücudu anlamayacağına kaildir ve onlara vahdetten bahsedilmez. Zira vahdet bir haldir, duygudur, bilgi değildir, panteizm değildir. Bu bakımdan vahdeti vücud anlayışını felsefe veya bilgi olarak mütalaadan kaçınmak gerekir ve bunu bir din kuralı olarak ortalıkta konuşmak yanlıştır; kişiyi şaşırtır ve şirk'e düşürür. Onun için irfan tahsil etmeden vahdet anlaşılmaz ve vahdet ehli irfan ehlidir. Onlar ise sadıklardandır, ayrı görmezler, her nereye nazar etseler Hakk'ı müşahade ederler. Seyyid diyor ki: [[... Seyri süluk hikmetiyle tevhidi zata vasıl olunca fenayı tam olur. O halde iradeti ve kendinde zahir olan cemi sıfat ve müessireyi, Hak teala hazretlerine nisbet eder. Kendinde birşey görmadiği gibi nisbet dahi etmez...... Sadık gayrullah görmediğinden dayanması Hakk'tan gayriye yoktur. Arifin kendiliğinden havl ve kuvvet ve ihtiyar ve kudret ve hareketi yoktur. Kâffesi Hakk'ın olduğunu müşahade eder.... Tecelliyatın zuhuru olur, vücudu olmaz.]] (25) . Çünkü Hakk'ın vücudundan başka vücud yoktur.

Salatı usbuiyye şerhinde uzun uzun vahdeti vücud açıklamaları vardır. İnsanın Hakk'ın zuhuru olduğuna işaret eder ve bu şekilde insan gerçekten kutsallaşır. Üstad Abdülbaki Gölpınarlı: Seyyidin müfrit bir vahdeti vücudçu olduğunda ısrar eder ise de bendeniz üstadın bu fikrine katılamıyorum. Her ne kadar VARİDAT ŞERHİ ve diğer risalelerindevahdeti vücuda inandığını açıkça söylemiş ve vahdeti vücudu tarif etmiş ise de bunun nedeni vahdeti vücudun tek gerçek olduğunu kanıtlamaktır ancak hayatın gerçekleri ile büyük hakikat arasında bir ahenk sağlamanın zorunluluğunu kabule mecburuz. Ahkamsızlık veya kayıttan çıkmak beşer varlığımıza ters düşer ve bunu gören Seyyid vahdeti vücudu şuhudi zevk ile birleştirir ve mevcudu gayb ile izah eder. Böylece insanların hataya düşmelerini önlemiş olur. Çünkü O'nun meşreb ve mesleği kendi deyimi ile (TARİKİ MUHABBET'tir) . İhsan'ül Rahman şerhinde: [[... yol ve tarikatımız tarik-i muhabbettir. Tariki amel değildir. Ve fenafillahtır. Bakibinefs değildir. Yani tarikatımız tevidi muhabbettir ]] buyuruyor. (26)

Onun eserleri üzerinde durulunca bir gerçek ortaya çıkar. Şöyle ki:

1 - Tanrı hakikatı vahdet'i vücudtur. Fakat bu sırrendir, zahiren değildir.

2 - Vahdeti vücud panteizm değildir. Bir inanç ve yaşamdır, haldir, tavırdır. Açıklanması, izahı hatalara ve yanılgılara sebep olur.

3 - Vücud ve varlık Hakk'ındır. Ve bu alemde ittihad yoktur. İsmail Hakkı hazretlerinin dediği gibi: Vahdet abd ve Rabbın ittihadı değildir. Zira abd ve Rab ikilikteki bir idraktir. Hakikatte Hakk'tan başka hiç bir şey yoktur. Her şey yok olur, yalnız Hakk'ın vücudu bakidir.

4 - Hakikatte görünen varlığa Hak demek kişiyi şaşırtır ve suretperest yapar. Oysa ki Hak baki, görünen fanidir. hak gerçektir, görünmez. görünen zuhurdur ve fanidir. İkisini bir arada görmek, yok ve varı bir anda ve birlikte zevk etmek gerekir ki kişi kemal bulsun.

5 - İnsan ahlaki bir sujedir,ahkamla mukayyettir. Onu kayıttan çıkarmak asli görevini inkar anlamına gelir. Bu bakımdan ahkam ve ahlakımıza etki yapacak hiç bir şey söylenmemelidir. Muhiddin'i Arabi bu bakımdan vahdetin cahillere anlatılmasını yasaklamış, bu nedenle Ahmet el-Rifai hazretleri öğrencilerine vahdetten bahsetmelerini şiddetle men etmiştir.

6 - Hikmetle düşünmek, fakat şeriatle yaşamakehli sünnet ve ehli hakikatın tek düsturudur. Bu kuraldan ayrılmamak gerekir ve onun içindir ki vahdet, şuhud edilir, idrak edilir. Bu ise varlığın yok, yokluğun gerçek varlık olduğu bilinci ve haline ulaşmayı zorunlu kılar.

Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi'nin vahdeti vücudçuluğu ehli sünnetin şartları ile mukayyet ve ilahi emre tabiiyetle mümkündür. Onun yaşamında vahdeti vücud bir idrak ve ilahi bir tavırdır, bilgi ile öğrenilmez. Ancak bilgisiz insan bu tavrı asla idrak edemez. Onun için vahdet ilmen anlatılır, öğretilir, fakat hale inkılap etmeden anlaşılmaz ve bilinmez.

Varidat şerhinde buyurdu ki: [[ O'nun vücudundan başka vücud yoktur. Ancak odur ki zuhur edip suveri hakayikle suretlendi ve bu suretle Hak Teala'nın vücuduyle hakayiki ilmiyenin suretleri olan eşhas zahir oldu. Zuhurda hulul ve ittihad yoktur.]] (27)

Bu sözlerde gizli olan hikmet vahdet esrarıdır, yani tevhid ehli şirk ve küfre düşmez. Varlık ve Hak hakkında fikri olduğu gibi onu bizzat içinde yaşar ve bilir ki, hayatın tek kanunu idraktir, bilimdir, haldir. Her şey bir tarif içindir ve her şeyin gerçeği iki vechelidir. Bir yüzü HAKİKAT, bir yüzü de SURET'tir. Suretin bu naddi alemdeki görev ve kuralları ne ise onu yerine getirmek zorundadır. Hakikat-ı insaniye ise yüksek hikmetle meşguldür ve insanı aramamıza nedendir. Onun için arifler, Seyyide göre, o kişilerdir ki, içlerinde huzur dışlarında da itibar teessüs etmiş, bu âlemde ilahi ahengi sağlamışlardır. Onlarda artık araz ve kusur örtüleri yanmıştır; varlıkları Hakk'ın varlığı olmuş, vücud saltanatının ENE'sinden BENLİK'ten kurtulmuşlardır. Çünkü onlar varlık dediğimiz görünenin kar misali olduğunu anlamış kişilerdir. Seyyid bunların vahdet ehli olduğuna işaret ederken bize vahdeti vücuduonlarla, o idrakle sunar. Aksi halde Seyyid'ten vahdet sözü çıkmaz. Her şey yerinde ve zamanında güzel ve haktır. Doğruluğun simgesi de bu yerinde olmaktan ibarettir. Taş yerinde ağırdır sözü heryerde geçerli ve her zaman bir hakikatın ifadesi olmaktadır. Bu bakımdan Seyyid hazretleri vahdeti vücudu arifler için düşünür ve tevhid sözlerinin kahve muhabbeti olmadığına inanır. Onun içindir ki Seyyid, eserlerini bastırmayı değil, ehline vermeyi gaye edinmiştir. Bu sebeple çok az eseri basılmıştır.

Seyyid Muhammed Nur'ül Arabinin vahdeti vücud hakkındaki görüşlerini Hazreti Ali'nin nutkunu şerh ederken söylediği sözlere bağlamak herhalde en ilmi tertip olacaktır:

[[... Kar'ın vücudu suyun vücududur, başka vücudu yoktur. Halk dahi böyledir. Vücudları Hakk'ın vücududur, müstakil vücudları yoktur... Zahir olan kar, su gibidir...

yani hakikatte ve nefsil emirde kar, suyun vücududur. Ancak su soğuk hava ile kar suretinde görünür. Su namı gizlenip kar namı zahir olur. Nefsilemirde şeyi vahidtir.Halk olan şey cümlesi Hakk'ın zuhurudur. Her suretle cilveger olup ol cilvelerle HALK nam oldu. Nefsilemirde ZÂT-I İLAHİYE'den gayrı ZÂT yoktur. Cümle halk namıyle olan kendi cilvesi ve zuhurudur... kar ve su, ahkamı zahirede birbirine mugayirdirler. Zira su ile taharet olur, karile olmaz. Hatta kardan gayrı su bulunmaz ise ve kar'ı eritecek şey yok ise teyemmüm caizdir. Kar'ın vücudu teyemmüme mani olmaz. Lakin suyun vücudu mani olur. Ve bundan malum oldu ki, zahir seride kar'a su ıtlak etmezler. Zira kar'ın vücudu müstakili yoktur ki ona su ıtlak oluna... kezalik zahirde ve namda Hakk'ın cilvesi olan Halk, ZÂT-I HAKK'ın gayrıdır, zira Zât'tan gayrı ZÂT yoktur ki ona HAK ıtlak oluna. Velhasıl kar suyun mazharı ve sureti olduğu gibi HALK dahi HAKK'ın mazharı ve cilvesidir. Lakin HALK'a HAK olunmaz ve mağduma ıtlak olunmaz... Tevhidi efal,tevhidi sıfat, tevhidi zât ile halk zahir ve fani badehu zât-ı Hak müşahade olunup Hak nazarıyle süluk ile halk fani ve Hak baki olduğunu müşahade kılınıp cümlesi Hak zahir olur. Velakin süluku tevhid olmaksızın HALK, HAK demek küfürdür.]] (28)



2 - Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi'de idare ve ihtiyar meselesi.



İrade ve ihtiyar konusunda Seyyid'in söyledikleri dikkatle tetkik edilirse onun cebriyeci olmadığı ve vahdeti vücud idrakinde nasıl ahkam ile sınırlı ise bu konuda da edeb-i Muhammedi ile mukayyet ve O'nun kutsal varlığına karşı son derece saygılı ve sevgilidir. Seyyid, günah ve sevabı karıştıran batıniliğe muhaliftir. Her fiili hakk'a vererek sorumluluktan kaçan cebriyeciliğin de karşısındadır. Tevhid eğitimi görmeyenlerin veya bu yolda olup sırrı açıklayanların tutumlarını KÜFÜR olarak kabul eden Seyyid hazretleri aynı zamanda mümtaz bir ahlakçı ve müdebbir bir din adamıdır. ŞERHİ NUTKU İMAMI ALİ'de buyurdu ki: [[... Halk'a HAK demek ve nazarlarında halkın vücudlarını var müşahade ve mülahaza etmek, maahaza, ıtlakleri mücerret küfürdür. Firavun'un(Ene Rabbikümül ala) demesi gibidir.]] (29)

Seyyit efalimizden sorumlu olduğumuza da temas ederek İhsan'ül Rahman şerhinde şöyle der: [[... Muktezaya rıza göstermek farz değildir. Meselâ hakimin oğlu sirkat eylediği zaman, hakim, kaza-i ilahiyenin hükmüne razıdır. Amma muktezi olanda Allahü Teala kazasında razıdır. Amma muktezi olan şerre razı değildir.]] (30)

Allah kafirin küfrünü ve zalimin zulmünü ve kulun kötülüğünü irade ve ihtiyar etmiş olamaz. Seyyit bu konuda hassastır ve şöyle buyurur: [[ Bu itikat, Allah'a cebir ve zulüm isnadını mutazammın bulunduğundan fasittir. Bu sureti izah, küfür vesairenin Allah'ın meşiyyet ve ihtiyarıyle olduğunu ve iktizayi zatiden ibaret olan istidattan gafleti muciptir. Halbuki istidat, muktezayi zati olup ilim, ona; irade, ilme; kudret de iradeye tabidir. Vücudu talip olan istidattır. Hakk'ın iradesi, istidada olan ilmine mutabıktır ki binnetice o şeyi kudertiyle izhar eyler. İtikadı sahih budur ki, Küfür vesaire, adbin istidadına tabi olan meşiyyetle zahir olur.]] (33)

Seyyid Muhammed Nur, irade ve ihtiyar meselesinde insanları ikiye ayırarak mütalaa eder ki, bunlar, HALK ve ARİF'lerdir. Arifi billah için irade-i cüziye; halk için ise irade-i külliye söz konusu değildir. Meratib ve tevhid sisteminde hal ve tavrın önemine inanan Seyyidin bu ayrımı da idrak menzilleri ile ilgilidir. Ona göre:

1 - Halk içinde irade-i cüziyye asıldır. İrade benliğin (ene'nin) tezahürü olmakla ceza ve mükafata muhataptır. Daima kötü ve fenaya müteveccih olabilir.
2 - Nefsini ortadan kaldıran, efal sıfat ve vücudunu Hakk'a vererek FENAFİLLAH olan için irade-i cüziye yoktur. Zira O' o kada Hak ile beraberdir ki, hadisi kutside buyurulduğu gibi bir an gelir o kişinin kulağı, dili,eli Hak olur; ondan Hak işler. (32) Ve böyle bir insandan kötülük veya hata hiç bir zaman sadır olmaz,olamaz. Onda Hak zahirdir, Hak işler; Hak ise doğru yolu gösterir, doğruyu icra ve ika eder, doğruya iletir. Allah'ın zuhur mekanı insandır, insanı kamildir. Bu seviyeye eren kişi için Allah buyurdu: [[ Ben onu bir defa sevdimmi, artık, ben o kulumun işittiği kulağı, göreceği gözü, şiddetle kavrayacağı eli ve yürüyeceği ayağı olurum. Eğer benden birşey dilerse onu verir, bana sığınırsa muhakkak onu himaye ederim.]]
Nefsini aşmış ve varlığını Hakk'a vererek Hakk'ın varlığı ile var olan yüce Peygamber NEBİİ MÜKERREM'e CENABI HAK,Kur'an'ı Kerim Enfal suresinde, şöyle hitap etti: [[ Attığında sen atmadın, lakin Allah attı.]] (33)
Seyyit Muhammed Nur'un irade-i cüziyeye itirazı sorumluluğu kaldırmaya matuf değildir, o kendi halinin inikası olan idrakle irade-i külliye gerçeğini yansıtır konuşmalarında. Yoksa irade-i cüziyeyi red ve inkar etmez. Buna ait tipik bir olay da geçmiştir hayatında. Seyyidi çekemeyenler, kendisinden şikayetçi olurlar. İstanbul'a çağırılır.Şeyhül İslâm'ın huzurunda sorguya çekilmek ve din adamlarıyle konuyu tartışmak üzere İstanbul'a gelen Seyyit, Hükümdarın tensip ettiği şekilde şeyhülislâmın reisliğinde toplanan bir bilginler meclisi huzuruna çıkarılır. Bu mecliste cereyan eden olay ve konuşmalar Seyyidin irade-i cüziye ve irade-i külliye üzerinde neyi nasıl düşündüğünü açıkladığı cihetle biz de olayı aynen nakletmekle yetineceğiz:
Seyyid'in İstanbul'a çağrıldığı devir Sultan Abdülmecit devridir. Abdülmecit, Osmanlı padişahları içinde kültürlü, bilgisi ve yenilik taraftarı hüviyetiyle özel bir yer işgal eder. 1848 yıllarında sarayında tiyatro temsilleri ve senfoni konserleri verdiren ileri görüşlü bir zat olan Abdülmecit, şeyhülislâmını çağırarak Seyyit Muhammed Nur'u konağında ağırlamasını, toplantının yapılacağı salonda kendisininde bulunacağını, fakat bunu kimsenin bilmemesi gerektiğini hatırlatarak irade ve isteğini açıklar. Gerçekten Şeyhül İslâm istendiği şekilde toplantıyı düzenler, kimseye padişahın toplantıda olacağını da söylemez. Yemekli ve tartışmalı geçecek bu toplantıya devrin bütün ileri gelen bilginleri çağrılmıştır. Seyyit Muhammed Nur'da toplantıdadır. Olayı anlatan Seyyidin halifesi HACI MAKSUD efendidir. Biz de, Hacı Maksud efendinin değerli eserlerini, düşüncelerini bizlere ileten aziz üstadım ve ağabeyim Sadettin Bilginer'in Allah ve İnsan isimli eserinden toplantının gelişini aynen alırken en gerçek ve en doğru şekli sunduğumuza inanıyoruz, zira Sadettin Bilginer aziz alim ve veli Hacı Maksud efendinin oğludur. Allah ve İnsanda olayın gelişimi şu şekilde anlatılır:
[[... Söz Allah'ın sıfatlarından başlamış, sırasıyle kudret, hayat ve ilim gibi sıfatlardan sonra irade bahsine gelmiştir. Burada Seyyit:
- Allah'ın bütün kemal sıfatları cüzide olsa vardır. Böyle olunca cüzi bir iradenin de insanda bulunması lazım gelir. Fakat huzurda bulunanlarda irade olmaz, der. Dinleyenler acaba bir misalle açıklayamazmısınız demeleri üzerine Seyyit bu kerre keşfini göstererek:
- Bakınız, biz şu anda Padişahın huzurunda bulunuyoruz. Şahsi irademize malik değiliz. İrade onundur. Bize gel der, kalkıp geliriz. Çıkın derler, gideriz. Böylece şu anda irademize malik değiliz. Ne zaman huzur-u şahaneden çıkarız, o zaman irademize malik oluruz. Ehlullah ise her an Allah'ın huzurundadırlar. Bundan dolayı onlar iradelerine hiç bir an malik değillerdir, daima Allah'ın iradesiyle hareket ederler. Huzurdan ayrılmazlar ki iradelerine sahip olsunlar, demiştir. Padişah Abdülmecit, Seyyit Hace Muhammed Nur'un irade hususundaki bu açıklamasına hayran kalmış ve davet edildiği gibi incitilmeden memleketine dönmesini, Şeyh'ül İslâmına irade etmiştir. (34)
Sadettin Bilginer bu arada iradenin tarifi üzerinde durur ve şöyle der:
[[ - İrade birdir, bölünmez. Cüzi irade külli iradenin aynıdır. Sıfatı subutiyeden biri olan irade Allah'ın sıfatlarından biridir. Zira bu sıfatlar insanın kendisine ait olsaydı, mesela hayat sıfatına sahip olsaydı, ölmesini yahut yok olmasını hiç bir vakit istemezdi. İlim sıfatı da kendisinde olsaydı her şeyi bilmeyi ve hiç bir şeyde cahil olmamayı başarırdı. İrade ve kudret kendisinde olsaydı, her ne isterse ol demesiyle oluverirdi.]] (35)
Bu olaydan sonra anlıyoruz ki, veliler her zaman Hakk'la beraberdir ve onlar için irade-i cüziye olmayıp, irade-i külliye vardır. Kendine benlik izafe eden kimseler için ise sadece irade-i cüziyeden bahsedilir ki, irade-i cüziyenin temelinde sorumluluk yatar ve kul'a teklif ve tekellüfat vardır yani irade-i cüziye, ilahi emir ve yasakları, ilahi teklifi mahiyetinde saklar.
Seyyit Muhammed Nur kemale eren kimselerin vücudu olmadığını ve onda görülenin de vücudu Hakkani olduğunu beyan buyururken irade-i cüziyenin sözü edilemez. Amma kişi kendi varlığı ile hemhal olmuş ve ene'si içinde ise, onun da irade-i külliyeden bahsetmeye hakkı olamaz. Onun için Seyyit şöyle der: [[ Arifin zahirde ve batında, ağyarda hareketi yoktur; daima kudreti ilahi tahtında sakindir. Mefkudun dahi vücudu yoktur. O'nda görünen vücud, vücudu hakkanidir.]] (36)
Seyyid'in kıdem ve ihtiyar hakkındaki risalesinden hülasaten Abdülbaki hocamızın kitabına aldığı şu bölüm dikkatle okunmalıdır:
[[ Sual: Esbab içtima ettikte meşiyyet zarureten münbais olur dediniz ki suduri efal dahi zaruri olur ve ihtiyara münafi olup mezhebi hukema üzre tevcih olunur.
Cevap: İhtiyar ile murad meşiyyeti mezkûre değildir kimüstelzimi vücup ola... Belki indettahkik ihtiyar ile mürad, içtimai esbab ile meşiyyeti mezkûre'nin husulü indinde masdarın suduri efal'e ilmidir. Masiyet sebebiyle emri ilâhiye muhalefet olundukta emr bilvasıta muhalefettir. Emri tekviniye muhalefet değildir. Pes emri meşiyyet haysiyetinden hiç bir ehat, işlediği fiilde Hakk'a muhalefet etmemiştir. Muhalefet emr bilvasıtaya olur.]] (37)
Demek oluyor ki hiç bir varlık fiilinde Hakk'a muhalefet edemez, ancak fiilin hayırlısında ilahi rıza vardır, fena fiilde Hakk'ın rızası yoktur. Bütün mesele edeb-i Muhammedi ile zevk ve temaşa etme idrak ve seviyesinde olmaktır.
Kişinin fiilinde irade-i cüziyenin yeri kabul edilmezse cebriyecilik olur, fiili Hakk'a nisbet edersek, sorumluluk nerede kaldı? Bu öyle ince bir konudur ki tefrik ve tahkikte çok dikkatli olmayı zorunlu kılar. Fiil Hakk'a nisbet edilir amma failin mazhar ve istidadı ile... Yani genelleme yapılmadıkça (fail Hak'tır) demek hatadır. Tüm fiiller Hakk'ındır, münferit fiilde mazharı ile birlikte düşünmek gerekli. Bu gerekçe varlığın farklılık kuralından neşet eder ve insan mahiyeti itibarıyle sorumluluk yüklü bir suje olduğundan, her hatasını kendinden bilmesi müminliğin de ilk şartıdır.
Hazreti Ali (K.V.) nin efal ve irade konusunda yaptığı bir açıklama, bize fiillerimizin irade-i cüziyeye tabi olduğunu kanıtlar. Hazreti Ali, fail Haktır gerçeğini, mazhariyet ve istidat ile birlikte düşünmekte ve fiilin, çıktığı esma ve mazharın rengini taşıdığını kabul etmektedir.

3 - Seyyid Hace Muhammed Nur'ül Arabi'de Tevhid Ve Şirk Anlayışı.

Hace Muhammed Nur'da şirk bir başka anlam kazanır. Vücud varlığında kalmak o'na göre en büyük şirktir. Hadisi şerifte buyuruldu ki: En büyük günah vücudumuz'dur. Seyyit insanın efal,sıfat ve vücudunun kendine ait olmadığını bilmesi zorunludur diyor ve bu ben'den kurtulmadıkça şirkten de kurtulmanın mümkün olmadığını ifade eder. Şirk ve husulü üzerinde dururken İhsan'ül Rahman risalesinin şerhinde: [[ Ş,rkin husulü ise, efal ve sıfat ve zat ve kâffei tesirat. Hak teala hazretlerine mahsus iken abd kendisine nisbet etmesinden olur. Binaenaleyh ey mahcup, bunları kendine nisbet ettiğin halde bunların küllisi sana şirki hafidir. Sen bu şirkle müşriksin. Vela yibeyneleke tevhidekal iz ahreceti ankeşirki havi tevhidi sahibi sana beyan etmez, illa kendi nefsinden huruç ettiğinde beyan eder. Nefsinden huruç ise efal,sıfat ve zat Hakk'ın olduğu gibi Hakk'a nisbet edip nefsini bu nisbetten ihraç etmek ve her şeyin husulü ve zuhuru Hak'tan olduğunu müşahade etmektir. Ve hükmi şer'i üzere: Hayrın vukuu Haktan, şerrin zuhurunda da nefsin meca olduğunu bilmektir... Beyan oluna üç şirkten kurtuluş efal, sıfat ve zat Hak Teala hazretleri olup, sen olmadığın sana keşfolunur. Emrin zuhuru cüziyette olduğu ve cüz, bilatefrik küllün aynı olduğunu idrak edersin. O Vakit sende variyet ve tesirat olmaklıktan istiğfar edersin]] diye yazıyor. (38)
Bu açıklamadan da anlıyoruz ki insan için bir tek şirk vardır, o da, kendi nefsinden ibarettir. O halde Seyyid'e göre, nefsini temizleyen, kemale eren arifibillah şirkten kurtulur. Kendi varlığı ile hemhal olup gözü hep nefsin taleplerinde olan kişinin şirkten kurtulması hiç bir şekilde mümkün değildir, bu kişi dini bütün bir müslüman olsa bile. Onun içindir ki tarikatlarda nefis mertebeleri vardır ve bu mertebeleri geçmedikçe irfana vasıl olunamaz. Kişi efal, sıfat ve zâtını Hakk'a verince şirkten rucu etmiş ve kurtulmuş olur. O zaman da Hakk'a makbul kişi olunur. Seyyit bu konuda diyor ki: [[ Şirkten rucu ettikçe Allahü Teala hazretleri seni af ve mağfiret kılar. Gafil bulunduğun şirk sana beyan olunur... Af, abdin kusurunu abdine bildirmek, vesairin haberleri olmayarak affetmektir... Şirki mezbur sende idiği sana ayan olunca şirkten kurtulmuş olacağından Hakteala hazretleri için her saatte ve her vakitte tevhid ve iman sende teceddüt eder. Tevhid ve iman teceddüdü her anda ve her vakitte zikri daimle olur.]] (39)
Zikir bir esrarı Muhammedidir ki ancak aşıklara ve yakınlara talim edilir. Veliler zikr-i daimle hakikat aydınlığına varmış müstesna kişilerdir. Ve şirkten kurtulmanın yeggane yolu ve çaresi zikr-i daimle meşgul ve müzeyyen olmaktır. Bunu yapabilen şirkten arınır, yapamıyan şirktedir.
Kişi zikirle nefsin kuyudatından kurtulur; zira zikir, iç yıkamadır, kalbin paslarını silme ve Hakk'a murabıt olmadır. Bu rabıta sağlandıktan sonra nefsin çeşitli mertebeleri geçilir ve en sonunda kişi, efal, sıfat ve vücud varlığını Hakk'a vererek fenafillah olur.
Nefsin yedi mertebesi vardır. Bu mertebeler vücud varlığının da mertebe ve aşama noktalarıdır. Onlar varken kişi şirktedir. Ancak nefsinden sıyrılınca aydınlığa ve birliğe kavuşur. İnsanın fenafillah aydınlığına erişmesinde geçeceği menziller şöyledir: Nefsi emmare, Nefsi levvame, Nefsi mülheme, Nefsi mutmaine, Nefsi Raziye, Nefsi mardiye, Nefsi kâmile. (40)
Nefis mertebeleri aşılırken insan insana aynadır. Vesurete bakarken suret görmemek asıldır. Aksi halde şirk olur. Zahir ve batında Hak gözü ile bakmadıkça kişi şirkten kurtulmuş olmaz. Alemde mevcud bütün esma, Vücud, sıfat, efal vesairenin müstakil vücutlarının olmadığını bilmek ve herşeyin Allah'ın zatı ile var olduğunu idrak etmek gerekir. Bu idrake varılmadan şirkten kurtuldum demek kimse için mümkün değildir. Seyyit hazretleri: [[ Velâkin cümlesi sıfat ve efal ve zat Hak'la zahirdirler. Vücudu müstakilleri yoktur ve zuhurları aynı zuhur-u Hak olduğunu; fihi selasete ve hüve anhi saatih, deyu Hazreti Ali mısraında dahi işaret eyledi. Yani cümle sıfat ve efal gerek maani ve gerek suveri Hakk'ın mezahirleridir. Cümlesini ZÂT-I HAKK'A nisbet edip fani ve batın olur. Ve hüve anhü saati... Yani o mezahirden zahir ve batın zat-ı Hakk'dan gayrı yoktur.Görmezmisin ki aynaya nazar eylediğin halde ayna kaybolup ve suret nazır olur. Bundan ötürü ayineye nazar eylemek sünnettir.]] (41)
Demekki şirkten kurtulmak tevhid ile olur. Vücud, sıfat ve efalini Hakk'a vermedikçe şirkten kurtulmaya imkân yoktur. Bu konuda fena ve beka mertebelerini açıklarken Seyyidin fikir ve tedris sistemine geniş şekilde temas edileceğinden tekrar olmaması için bu kadarla yetiniyoruz. Seyyide göre tevhid, HAKK'IN VAHİDLİĞİNİ KALBLE ZEVKETMEKTİR.
Tevhidin yeri ve önemi üzerinde durararktevhidi tarifte yayar vardır. Seyyit, kulun Allah'a ibadetini ön şart olarak ileri sürer. Çünkü ibadet kulluğun şanı ve simgesidir. İbadetin kemali ise nefsini Hakk'a vermek, zillet ve mahviyettir. Seyyit: [[ İbadetin kemali zillet ve mahviyettir. Ve ibadetimiz mahvı zillet dediğimiz üç şey ile olur. Bir, amel-i sıhhat, ikincisi yakaza, üçüncüsü tevhittir. Bundan sallallahu aleyhi ve sellem üç ilimle bahs oldu. Evvela ŞERİAT'tır, onunla sıhhati hizmet malum olur. İkinci; Reyi tarikat, zikr-i daimdir. Anınla yakaza hasıl olur. Üçüncüsü Hakikattır. Anınla hicap zail olup o zahir olur. Ey yar, bu tarikin mürşidi KUR'AN'dır. Ve dördüncüsü RESUL aleyhisselamdır. Ve bu tarik üzere süluk eden hazreti Resulün davetine kemaliyle icabet etmiş olur ve tariki Hak'ta kamil olur. Ve dahi muhibbe ve müride lazımdır ki âmalin (amellerin ve fiillerin) sıhhat ve adem-i sıhhatini şeriat ilmiyle bilsin. Amellerini şer'i şerife mutabık etsin. Ve saniyen mürşid telkini ile cümle cevahiri zikreylesin. Haktan aklını verip her nefeste uyanık ola. Salisen hakikate bed ederek müride, mürşidinden tevhidi efal telkin oluna. Kezalik cümle makamatı kat edinceye dek. Velhasıl Makamat yedidir.]] diyor. (42) Ve bu şekilde anlıyoruz ki Seyyit, tevhid eğitiminde bazı menzil ve makamları geçmek gereğine ve bazı idrak ve hallerin zuhuruna dikkati çekerken şaşmaz ölçüyü de veriyor; Mürit ne olursa olsun ahval ve harekatını şeriata, Muhammed'in ahkam ve ahlakına göre ayarlamak zorundadır. Tek ölçü şeriattır ve ondan sapanlar hatadadır, tevhitte değildir. Aynı eserinde Seyyit devamla şunları yazdı: [[... Evvela tevhidi efaldir. Cem-i efali ve asar-ı halıki zikri vücudu Allah deyu cümle efal-i Hakk'ı tevhid eder, yani efalinde şeriki yoktur. Makamı sani tevhidi sıfattır. Yani sıfatı nebevi zahirinde ve batınında zahir oldukları mürşit marifetiyle müşahade edip ve Hakk'a nisbet edip Allah diye... Makamı salis: Tevhidi zattır. Eşyanın vücudları Hak olduğu irşadı mürşid ile nazar edip Allah diye... Makamı rabi: Makam-ı Cemidir. Hak Teâlâya nisbet olan vücudu aynı zat Hakk'ın müşahade edip vücudu aynı zat-ı Hakk'ın müşahade edip Allah diye... Makamı hamis: Hazret'ül Cemidir. Hak teâlâya nisbet olan efali, asarı, müessir-i teala ile yeknazarda müşahade eylemek. İmdi salik tevhidi efalde Mürit tesmiye olunur.Tevhidi sıfatte muhib, tevhidi zatta Âşık, Makamı Cemdie murat; Hazret'ül Cemide Mahbub,Cemül Cemide vasıl tesmiye olunur. Bu makamlar suretleri zir-i hakikiyede beyan olunan dairede cem olur ve bu daire nıfsi olan tevhid, aynel yakin ki salik-i hakiki efale ve sıfata, vücudu Hakk'a ayine edip müşahade eder. Ve nıfsi ahirine cemi ve hazret'ül cemi ve cemül cem Hakkel yakinine müntehi hakikatı ve ahadiyyetül cem dairei kutbiye ki her bir makamı hattı müstakimle ittisali vardır.]] (43)
Seyyitin tevhid anlayışı, kişiyi ahadiyyet idrakine yükseltme imkanından ibarettir. Bu öyle bir ilimdir ki insana kendini tanıtır ve malik olduğunu sandığı varlığının kendisine ait olmadığını öğretir ve insana gördüğü ve vücud aleminin gerçek sahibinin kendisi olmayıp Hak olduğunu idrak ettirerek [[ Herşey yok olur yalnız Hakk'ın yüzü bakidir. Her nereye teveccüh etsen Hakk'ın vechiyle karşılaşırsın ]] gerçeğini söyletir. Bundan gayrısı süsleme ve laftan ibarettir.
Ancak birleme ve Hakk'ı idrak etme olan tevhid üzerinde dururken, bunu akli ilimlerdeki gibi kabul etmek de hatadır. Her ne kadar tevhid insanı şaşılıktan kurtaran ve insanı vahdet fikrine götüren bir bilgi ve eğitim ise de onun aklı aşan bir yönü de vardır. Tevhit felsefe ilimlerinden bir ilim değil, tasavvufa ait bir ilimdir ve bu nedenle tevhitte söz ile hal, idrak ile tavır ve bakış birliği, uyumluluğu da bir gerçek olarak mevcuttur. Onun içindir ki Seyyit hazretleri zikir,şuhud ve keşif olmadan tevhitten söz edilemiyeceği kanısındadır. Seyyit diyor ki: [[... Keşf ve şuhud olmadan tevhid olmaz. Keşfi kevni üç kısımdır: 1. Keşfi misali: Fikir hakkında hadisi şerif varit oldu. 2. Keşfi şuhudi: Resulullah cibrili eminden vahi ahzetmek üzere alemi meleküte temsil eylediği ve bazı kerre tebliği vahyi için Hazreti Cebrail alemi şahadete Recl suretinde kaldığıdır. 3. Keşfi ayan: Hazreti Ömer Medinede minberde iken Nihavent fethine gönderilmiş olan müslüman askerin halini, Cebel ardındaki küffarın hücum edeceğini aynen görüp serasker bulunan Hz. SARİYE'ye (Ey cebeya Sariye, el-Cebel) diye nida etmesi ve Hz. Sariye'nin Halife Ömeri görüp sözlerini duyması ve küffarı karşılaması gibidir.]](43/1)
Seyyit, tevhid'den ne anladığını meratibi ile göstermiştir.Fena ve Beka birliği, iç ve dışın ayniyeti, evvel ve ahirin, batın ve zahirin tek'te yani birde görünmesi, rab ve kul ittihadı, eşyanın varlık kokusu koklamamış olması, vücut varlığı esrarı sıfat aleminin izah tarzı dikkatle tetkik edilirse görülür ki, Seyyit vahdeti vücud'a kaildir. Üstad Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmilik ve Melâmiler isimli eserinde Seyyidin vahdeti vücudçu olduğunu 264 üncü sahifede diyor ki: [[...Mumaileyh (yani Seyyit Muhammed Nur) , vahdet hususunda Muhiddin, Mevlana, Bedrettin ve saire gibi vahdeti vücudun müfrit bir mümin ve mübelliğdir. Katiyen imamı Rabbani ve peyrevleri gibi vahdeti şuhuda tenezzül etmez. Bu onun her eserinin umde ve esasıdır. Filvaki vahdeti vücutta Muhiddin mezhebinde bulunan diğer sofilerden ayrı bir fikri yoksa
da diyebiliriz ki, bu meseleyi diğer meşayihten daha açık ve daha ihtirazsız olarak ilan etmektedir. İmamı Rabbani gibi O da vahdeti vücudu arıyor. Varidat şerhinde: Velhasıl nası, vahdeti vücudda üç mezheb üzerindedir. Birinci mezheb, mezheb-i avamdır ki onlara göre bu vücud, Hakk'ın vücudundan gayrıdır. İkincisi, havas mezhebidir ki onlar da bu vücudu, Hakk'ın vücudununzıllı addederler. Üçüncüsü, mezheb-i asfiyâdır ki bu mezhebte vücut, aynı vücudu HAK'tır,zıllı değildir. Bu bilasale Seyyidül Mürselinin makamıdır. O sebepten gölgesi arşa düşmedi. Ondan başkaları bu makamda onun kademi üzredir, diyor... Muhammed Nur'un her risalesinde esas fikri vahdettir. Ve bu hususta delil aramağa da hacet yoktur. Bu şekilde kanaatini söyleyen üstad, O'nun eserlerinden örnekler vermekte ve vahdeti vücut hakkındaki görüşlerini nakletmektedir.
Gerçekten Seyyidin eserlerinde vahdeti vücud açıklıkla görülmekte ve her cümle vahdeti vücudu terennüm etmekte ise de, Seyyit hiç bir zaman materyalistlerin anladığı gibi bir vahdet fikrine iltifat etmemiştir. İslâm inancındaki vahdeti vücud fikri materyalistlerin anladığı şekilde değildir ve İslâm vahdetçileri hiç bir zaman panteist olmamışlardır. Onun içindir ki Seyyidin tevhid anlayışı ikilşikten ve şaşılıktan kurtulma anlamındadır; Hakk'ın azamat ve saltanatına mutlak tabiiyettir ve her zerrede yalnız onun saltanat ve kudretinin inikas ettiğini bilmektir.

4 - Seyyit Muhammed Nur'ül Arabi'de Akıl.

İslâm tasavvufunda akla karşı olanlar olduğu gibi aklı kabul eden ve akla değer veren mutasavvıflarda vardır. Muhiddini Arabi, aklı kabul eden ve akla değer veren büyüklerdendir. O kadar ki, Muhiddini Arabi, zikrettiğimiz her şeyin akıl ve düşüncelerimizle mukayyet olduğunu açıklamaktan çekinmez. İşte ona çok bağlı ve etkisinde bulunan Seyyit Muhammed Nur'ül Arabi'de aynı şekilde akla ve ilme büyük değer veren bir insanı kâmildir.
Seyyit ilim yolunda aklın önemine kaildir. Geçim ve bu dünya kurallarına uymanın akılla mümkün olduğunu kabul eder. Ahkamı ilahiyeye tabiyet, Allah'ın emirlerine itaat ve nehiylerinden kaçınmak için akıl zorunludur. Ancak Allah'ı idrak etmek ve ilahi marifete nail olmak akılla mümkün değildir. Çünkü akıl, nihayet bu vücud varlığı ile mukayyettir, mahluktur. Bir yere kadar rolü vardır. Onun içindir ki Seyyit şöyle buyurdu:
[[ Nas marifeti ilahiyeden akıl ile taiye ve mütehayyirdirler. Yani akıl ile bilmek dileğinden ezelden Allah ve Resulün marifetinden dâl ve mudil oldular. Akıl bazı şeyde isabet eder ise de hatası sevabından ziyadedir. Hükema akıl ile Hakk'ı bilmek dilediklerinden aklın kabul ettiğine tabi oldular. Ve mevcud alem vücudullahtır. Ve âlemi vücudu ispat edip âlemin zuhuru tecelliyat-ı Hakk'tır; vücudu müstakilleri yoktur. Aklı ve kıyası olmadığı gibi hayata maildir. Mezahibi selasede kıyası yoktur. Hakk'ı akıl ile talep edersen aklın niyayeti kıyas olduğundan dalalette kalırsın. Ahireti dahi akıl ile talep edersen havayı kesret ve gayriyet ettiğinden dâl ve mudil olursun..]] (44)
Seyyit bu sözleriyle hikmet arayanların aklı değerlendirmelerine mani değildir amma aklın yetersizliğine işaret eder ve esasen tevhitte gerekli olan akıl değil, iman ve nurdur. Mümin ve muvahhit nur olan aleme iman nuru ile nazar eder ve intibah üzere olur. Bu nedenle arif olanlar izafat ve benzerlik görmezler, Hakk'a Hak'la bakarlar.
Seyyit hazretleri eserlerinde akl-ı cüz ve akl-ı külden söz eder ve akl-ı küll'ün asıl olduğunu kabul eder. Ona göre arifler akl-ı kül ile beraberdir ve onlar cüzi iradeleriyle hareket etmezler. Çünkü kendi vücud ve varlıkları yoktur, Hak'ta fanidir ve fenafillaha ermişlerdir. Seyyidin burada sözünü ettiği akl-ı küll, Allah'ın iradesi, kudret-i ilahiyedir. İlahi iradenin inikası olan akl-ı cüz'e gelince, o da gaflette bulunan kişi, sosyal ünite olan insandır.
Seyyit bir ayırım yapmak için akl-ı maad ve akl-ı maaş diye bir ayırım da yapmıştır ki, daima aklın yerine işaret ederken, onun yeterli olmadığını da hatırlatır. Aklın idrak ve yol almak için zorunlu olduğuna inanırken, akılla Hakk'a ve hakikate varılamıyacağı kanaatindedir ve bu inancı hiç bir vakit değişmemiştir. Nu nedenledir ki akıl ve akıl ötesi üzerinde durmuş, aklı inkar edenlere karşı onu savunurken kendi öğrencilerinin akıl kayıtları içinde boğulmalarını da istememiştir. Yaptığı ayırımlar hep bu inanç ve idrakinin inikaslarıdır. Seyyide göre akıl, hayatın vazgeçilmez kuralı, bilginin mutlak kaynağı ve yol almanın ana unsurudur.Akıl Cebraildir, mürşittir, yol gösterici ve irşad edicidir. Aklın değeri öylesine büyüktür ki, Kur'anda, ayetlerin ancak akıl sahipleri için hidayet ve rahmet olduğu açıkça söylenmiştir.
Bu yönden Seyyit hazretleri, akılsız imanın eksik, tefekkürsüz zikrin noksan olduğunu söylemekte ve ibadetin gerçek değerinin akıl ve bilgi ile ortaya çıkacağını savunmaktadır. Seyyidin, tevhid mertebelerini tarif ederken (ilim kuvvasiyle) diye söz etmesi, ilim ve akla verdiği kıymeti yansıtır. Ve bize takip etmemiz gereken yolu da çizmiş olur.

5 - Seyyit Muhammed Nur'ül Arabi'de Âdem.

İslâm velileri Âdemüzerinde çok durmuşlar ve onun menakıbında insanın varlık sırrını ifade ve izhar etmişlerdir. Muhiddin-i Arabi, Mekke'de rasladığı bir kutupla konuşurken ona yaşını sormuş ve aldığı cevapta; tarihin bildiği Adem'in çok yeni olduğunu ve daha önce 150 Âdem zuhura geldiğini anlatmıştır. Bunun gibi bir çok veli ve pir menakıbında Hz. Âdem'in ilk ve son Âdem olmadığına dair rivayet ve açıklamalara raslamak mümkündür. Bu çeşitli rivayetler aslında Hazreti Âdem'in olmadığını değil, onun ne ilk ne de son Âdem olmayacağını ifade eder ki, Allah'ın sonsuz kudretine inananlar için çok doğal bir sonuçtur bu. Seyyit Muhammed Nûr'da Hazreti Âdem üzerinde durur ve onun şahsında tevhid akidesinin temel ilkelerini tesbit ve izaha çalışır. Nitekim Şeytanın Âdem'e secde etmemesi, Meleklerin durumu konularında yaptığı tefsirler tasavvuf, vahdet ve tevhit akidesini yansıtan tarif ve izahlardır.
Seyyit, Niyazi Mısri divanını şerh ederken:
[[ Secde eyle Âdem'e ta kim Hakk'a kul olasın
Eden Âdem'den iba Hak'tan dahi oldu cüda ]]
beytinin tefsirinde Seyyit Muhammed Nûr diyor ki:
[[ Âdem'e secde etmeyen Hakk'a kul olamaz. Ademe secdeden murat Hakk'a secdedir. Adem aleyhisselâm mazharı zat olduğu için Melâike secde ile emrolundu. Zamanı evvelde insan-ı nakısın insan-ı kâmil'e secde etmesi adet idi. Vakti saadette Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e secde için ruhsat talep olundu. O vakit Peygamber: [[ Gerçi benim şeriatimde secde olsa idi, zevcenin zevcine secde etmesini emrederdim Öyle şey yoktur ]] buyurdu. Velhasıl Hakk'tan gayriye secde etmek caiz değildir. Beytullah'a secde etmekliğimiz mazharı zat olduğu içindir.]]
Demek ki Hz. Adem hem Peygamber, hem ilk insan, hem de mazhar-ı zattır. Mazharı zat olması dolayısıyle meleklerin secde etmesi emrolundu. Şeytan, Ademin mazharı zat olduğunu anlamadığı için secde etmedi. Meleklerin secdesi, Hazreti Ademin unsuri varlığına değil, Hak olan ZAT'ına idi, yani Melekler, onun sırrına, O'nu zuhura getiren Allah'a secde etmişlerdir, surete değil. Seyyit Muhammed Nûr, bu gerçekten haeketle insanı kutsal yerine oturtur. Çünkü her doğan kişi Ademdir ve her Ademoğlunda, Adem aleyhisselâmın tecellisi meknuzdur. Bunu iyi anlayanlar, Hakk'ın esrarına agah olurlar. Bütün mesele Hazreti Adem'i, asırlar gerisinde kalmış bir Peygamber olarak görmekle kalmamak, O'nu varlığın zuhur ve devamı içinde ve daima mevcut farzetmektir. Zira Adem, ikiliğin, varlığın, dünyanın ve oluşun nedeni, onun izahıdır. Toprakla balçıktan yaratılmış ve ona Hak kendinden üflemiştir. Yani kendi varlığını onun varlığında sırlayarak hem zuhura gelmiş, hem de GAYB olmuştur. Bu bakımdan Ademiyet ve ADEM,İslâm tasavvufunun ana konularından birisidir. Ademiyetini anlıyan Hakk'a kul olur; kulluk idraki ise yokluktur. Efal, sıfat ve vücudun kendine ait olmadığını bilme idrakidir.
Seyyit, Adem mazharında Hakk'ı müşahade eder ve Ademin mazhar-ı Hak olduğunu söylerken insanın mahiyetini de açıklamış olur. Onun içindir ki, tevhid ehli iki görmez ve onun içindir ki Tevhitte rab ve kul ittihadı söz konusu değildir. İki şeyin birleşmesi için iki ayrı var kabul etmek zorunludur. Bu ise şirktir. Ademiyet sırrı anlaşılırsa iki kalmaz ve ikilik söze gelmez. O zaman da ittihat olmaz.
RİSALE-İ FİT TASAVVUF isimli eserinde Seyyit Muhammed Nûr, Bakara suresi ayetleri üzerinde durur ve ADEM ile ŞEYTAN meselesi için bize geniş açıklamalar yapar ki, izahları tevhit ve meratib üzeredir. Seyyit bize ADEM ve ŞEYTAN kelimelerinin iç manalarına ait görüşlerini söylerken mefhumların derinliğine, batına bakmamızı da istemektedir. Risale-i fit tasavvufta Seyyit diyor ki:
[[... VE İZ KAÂLE RABBÜKE LİLMELÂİKETİ İNNİY CÂI LLÜN FİL'ARDI HALİYFEH Cemi Muhammediyeye hitap eder. LİLMELÂİKETİ, Cemal suverleri ecasimi tabiiyeyi nuranidir. (45) İNNİY CÂ'ILÜN FİL'ARDI HALİYFEH, Celal ve Cemal suretlerine cami yani esma-i ilahiye ve halkiyye yani cemi taayyünattan ibarettir. Cenabı Hak, Melâikeye: (Ben yeryüzünde muhakkak bir halife yaratacağım) dediği zaman, bildi ki Hakk'ın celali var. Melekler suretine baktılar ve: (KAÂLU ETEC'ALÜ FİHYÂ MEN YÜFSİDÜ FİHYÂ VE YESFİKÜDDİMÂ ve NAHNÜ NÜSEBBİHÜ BİHAMDİKE VE NÜKADDİSÜ LEK (46) Zira Cemal suretindedirler. Lisanı cem, cemi Muhammed ile cevap verdiler. Lisanı cemi ilahi ile Melâikeye buyurdular: KAÂLE İNNİY AĞLEMÜ MÂ LA TAĞLEMÜN (47) , yani cemal sureti olduklarını ve Adem sureti celaliyesine baktınız, bana itiraz ettiniz, surete bakmayın. İlimde kain olanı siz bilemezsiniz. VE ALLEME ÂDEMEL'ESMÂE KÜLLEHÂ (48) , yani hakayiki ilahiye ve sureti kevniyeye cami olduğunu vakıf kıldırdı. SÜMME ARADAHÜM ALELMELÂİKEH FEKAÂLE ENBİÛNİY BİESMÂİ HÂLÜÂLİ İN KÜNTÜM SÂDÎKIYN (49) , yani sonra Melâikeye arz eyledi. Şu esmayı bana bildirdin; katımda sadık addederim. KAÂLÜ SÜBHÂNEKE LA İLME LENÂ İLLÂ MÂ ALLEMTENA İNNEKE ENTEL'ALİYMÜLHAKİYM (50) , yani Melâike şöyle sena ederler ki: Seni tenzih ederiz. Zira talim ettiğin ilimden gayrısını bilmeyiz. Alîm, hakîm sensin. KAÂLEYÂ ÂDEMÜ ENBİ'HÜM Bİ'ESMÂİHİM FELEMMÂ ENBE'EHÜM BİESMAİHİM (51) Cemi ilahiden hitapla: Ey Âdem. Melâikeye bildir ki, onlar,alemde, senden olan kuvva-i hayaliyendir.Senin gibi hakayiki ilahiye ve suveri halkiyeye cami değillerdir. Minel cemi ilahi.]]
[[ FELLEMÂ ENBE'EHÜM BİESMÂİHİM, yani cami olduklarını bil ki kuvve-i hayaliye gibi olduklarını onlara bildirdikte, cemi ilahiden Melaikeye hitap edip: KAÂLE ELEM EKUL LEKÜM İNNİY AĞLEMÜ GAYBESSEMÂVÂTİ VEL'ARDI VE AĞLEMÜ MÂTÜBDÛNE VE MÂ KÜNTÜM TEKTÛMUN, yani göklerde ve yerde zahir ve bâtınınızda olan esrarı biliyorum, size bildirdim dedi. VE İZ KULNÂ LİLMELÂİKETİSCÜDÛ LİÂDEM FESECEDÛ İLLÂ İBLİYSE EBA VESTEKBER VE KÂNE MİNELKÂFİRİYN (52) , yani cemi ilahiyemizle Melâikeye (ESCÜDÜ LİÂDEM) dedik. Onlar dahi derakap secdeye vardılar. Adem sureti, cemi ilahi olduğunu vakıf oldukları esmalarını talim ettiklerindendir. Ve bu emir yani (ESCÜDÛ LİÂDEM) cemi melâikeye ve erva-ı Nuriye reisleri Cibrili aleyhisselâm'a ve erva-ı nariye reisleri Azaziledir.]]
[[ Ey Şeytan, Adem'e secde eden Cebrail aleyhisselâm ve ana tabi nuriyelerdir. Şeytan ve ona tabi erva-ı nariye secde etmediler. Ve melaike melekûttur, şiddet demektir. Bunda lafız Melâike kuvva-i nuriye ve kuvva-i nariye itlak olundu. Kuvva-i nariye secdeden imtina ettiler ki,sureti celaliye olduklarındandır. Âdem aleyhisselâmın sureti camia olduğuna vakıf olamadılar, secdeden imtina ettiler. VE KULNÂ YÂ ADEMÜSKÜN ENTE VE ZEVCÜK ELCENNEH VE KÜLÂ MİNHÂ REGADEN HAYSÜ Şİ'TÜMÂ VE LÂ TAKREB Â HÂZİHŞŞECEREH FETEKÛNÂ MİNEZZÂLİMİYN (53) , Ey Adem, zevcen Havva ile cennette sakin ol, cennet sana mübahtır taayyüş edip bu şecere olan buğday ağacından yeme zira nefsinize zulmedenlerden olursunuz. FE'EZELLEHÜMEŞŞEYŞEYTÂNÜ ANHÂ FEAHRECEHÜMÂ MİMMÂ KÂNÂ FİYN VE KULNEHBİTÛ BAĞDUKÜMLİBAĞDIN ADÜVVÜN VE LEKÜM FİL'ARDI MÜSTEKARRÜN VE METÂ'UN İLÂ HIYN (54) , yani şeytan onları idlal edip şecereden tenavül ettiler (yediler) , Lakin Adem Aleyhisselâm buğday tenavül edeceğini keşfedip ancak cennette mi, dünyada mı fark edemedi.]]
[[ Emri ilahiye muntazır olmayı sehv eyledi. Şecereden tenavül eyleyip cennetten ihraç oldular. Ve bu ihraç ukubet için değildir... ve Şeytan, Adem'e düşman olup halife ve melâikenin kendisine secde etmesini haset eyledi. FETELAKKAÂ ÂDEMÜ MİN RABBİHÎ KELİMÂT FETÂBE ALEYH İNNEHÛ HÜVETTEVVABÜRRAHIYM (55) , yani Allah teâlâ, Adem'e tevbe kelimelerini telkin eyledi ve tevbesini kabul etti. Ancak tevvâbürrahıym oldur. Âdem Aleyhisselâmdan dile sadır olması buğdaydan tenavül sebebiyle hata ederler ise tevbe etsinler. Şeytan idlalı heba olur. KULNEHBİTÛ MİNHÂ CEMİY'Â FEİMMÂ YE'TİYENNEKÜM MİNNİY HÜDEN FEMAN TEBİ'A HÜDÂYE FELÂ HAVFÜN ALEYHİM VE LA HÜM YAHZENÛN, VELLEZİYNE KEFERÛ VE KEZZEBÛ BİÂYÂTİNA ÜLAİKE ASHABÜNNARİHÜM FİYHA HÂLDİDÛN (56) , yani cemiyeti ilahiyemizle ceminiz hazretten nazil olsun, hidayete erişip yine hazretime gelin. Onlara havf yoktur ve hüzün yoktur.]] (57)
Seyyit, Âdem sırrında bize hakikati fısıldar. Âdem'in doğuşu üzerinde tevakkuf ederken anlarız ki Seyyit, bize bizi anlatır. Onun anlattığı Âdem, tarihin derinliğinde yatan kutsal Âdem değildir. O bize bu günü, bizi anlatmakta ve her doğan canlının ve bilhassa insanın esfeli safiline itilmesi olayı üzerine gelerek işaretini vermektedir. Bu işaret: İnsanın kendine dönmesidir, insanın insanı bulmasıdır. Ve mahlukiyeten Ademiyete geçişi sağlayıp Adem olduktan sonra da cennetten kovulmasıdır. Kısaca Seyyit Hazretlerine göre Âdem, varılması gereken büyük bir hedeftir ve o yere varılınca insan ademiyeti (yokluğu) tefekküre başlar. Yani mahluk, Âdem olmadan ademiyet bulunmaz. Âdemiyet bulunmadan hak ve hakikat anlaşılmaz. İnsan gafletten ve ikilikten kurtulamaz. Kişiyi (ÂDEM) 'e eriştiren fena ve bekadır. Yani Âdem toprakla su birleşiminden ibarettir.Toprak, fena; su, bekadır. Fena ve Beka ehli olmadıkça Adem bilinmez ve bu idrakte olmayana Âdem denmez. Adem, varlığı giyinince cennetten kovulur, yani, insan, vahdetten kesrete itilir. Vahdeti zevk etmek için. Vahdeti zevk ise yokluktur. Ayetlerin tefsirinde ve açıklamalarında Seyyidin üzerinde durduğu bu idrak islâmın temel felsefesidir ve vahdeti vücut hak,katı bu ilahi kıssada sırlanır. Seyyid Muhammed Nûr, hazreti Âdemden bahsederken bizi tahkik ve itlak sahralarına çekerek ademiyeti zevk ve telkin ve tedris eder.



--------
(19) Prof.Dr. Nihat KEKLİK, İbnül Arabinin eserleri ve kaynakları için misdak olarak EL-FUTUHAT EL-MEKKİYYE(yan motifler) , cilt 2, sahife:17.
(20) Abdülbaki Gölpınarlı, MELÂMİLİK VE MELÂMİLER, sahife: 264.
(21) PANTEİZM. Tanrıyı dünya ile özleştiren felsefe sistemiÖnceleri Hint doktrinlerinde görülen bu anlayış dini bir doktrin ve inanış olarak Hindistan'da müessirdir. Bilahare Yunanlılara geçer. Yunan felsefe siseminde Panteizm yeni bir felsefi doktrin olur ve STOA ile YENİ EFLATUNCULUK'ta yer eder. STOA'cılara göre: Tanrı dünyanın ruhudur, hem düşünce hem maddedir. Madde olarak bir ateştir, fakat yapıcı, sanatçı bir ateştir. Düzenlediği ve canlandırdığı evrenle birleşir, ondan ayrı değildir. PLOTİNUS'a göre: Evreni meydana getiren varlıklar, Tanrıdan çıkıp yayılmakla beraber Tanrıda var olmaktan da geri kalmazlar.SPİNOZA, panteizm kavramına geometrik bir seçiklik kazandırdı. Tanrı biricik cevher, bir zorunlu, ebedi ve bitimsiz olan cevherdir. Tanrısal vasıfların sayısı sonsuzdur, fakat biz, bunlardan ancak ikisini biliriz: Düşünce ve kaplam. Tanrı, biricik cevher olduğundan her şey ancak onda ve ondan dolayı varolabilir. Tanrı var olan bir şeyin İÇKİN NEDENİDİR. Varlıklar ancak kendi tabiatının gerekli kanunlarına göre gelişen tanrısal cevherdeki niteliklerin ancak özel şekilleridir. Bu panteizmin sonucu, aynı zamanda, bir gerçekçilik de olan evrensel determinizmdir. Fichte'nin özel idealizmi ile Hegel'in nesnel idealizmi de, panteizm çeşitlerindendir. Her ikisinin de hareket noktası, SPİNOZA'dır. Aynı mutlak panteizm SCHOPENHAUER'ın ve E. VON HARTMANN'ın kötümser sistemlerinde de görülür.
MEYDAN LAROUSSE, İstanbul, Meydan yayınevi, cilt: 9, sahife: 856
(22) Seyyit Muhammed Nur, ELHAC HACI FAİK BEY'İN BAZI SUALLERİNE CEVAPLAR. Ali Örfi efendi tarafından takriz edilen orjinal nüshadan. Kütüphanemizdedir.
(23) Aynı eserden.
(24) Aynı eser.
(25) Yusuf Ziya İnan, SEYYİDÜL MELÂMİ MUHAMMED NÛR'ÜL ARABİ (Hayatı, şahsiyeti,eserleri) , 1971, İstanbul, sahife: 66-67. Seyyidin Rahman şerhinden.
(26) Yusuf Ziya İnan, Seyyid'ül Melâmi Muhammed Nûr'ül Arabi. 1971, İstanbul, sahife: 66
(27) Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmilik ve Melâmiler, İstanbul, 1930, sahife: 265.
(28) Seyyit Hace Muhammed Nur'ül Arabi, ŞERHİ NUTKU İMAMI ALİ, kitaplığımızda bulunan ve Ali Örfi efendi tarafından takriz edilmiş orjinal nüshasından.
(29) Seyyit Muhammed Nur'ül Arabi, ŞERHİ NUTKU İMAMI ALİ, Kitaplığımızdaki özel nüshadan.
(30) Yusuf Ziya İnan, Seyyidül Melâmi Muhammed Nur'ül Arabi hayatı, şahsiyeti, eserleri, sahife: 61/62. İhsanül Rahman şerhinden.
(31) Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmilik ve Melâmiler, 1931, İstanbul, sahife: 254. Seyyid Muhammed Nur'un Varidat şerhinden iktibas.
(32) Enfâl sûresi, ayeti kerime: 17/1.
(33) Kur'an'ı Kerim, Enfâl sûresi, ayeti kerime: 17/2.
(34) M.Sadettin Bilginer, ALLAH VE İNSAN, sahife: 62/67. Yusuf Ziya İnan,SIFAT BİRLİĞİ, 1974, İstanbul, sahife: 38-39.
(35) M. Sadettin Bilginer, ALLAH VE İNSAN,1969, İstanbul, sahife: 67. Yusuf Ziya İnan, SIFAT BİRLİĞİ, 1971,İstanbul, sahife: 39/40.
(36) Yusuf Ziya İnan, Seyyid'ül Melâmi Muhammed Nur'ül Arabi (hayatı, şahsiyeti, eserleri) 1971, İstanbul, sahife: 64.
(37) Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmilik ve Melâmiler, 1930,İstanbul, sahife: 255.
(38) Yusuf Ziya İnan: Seyyid'ül Melâmi Muhammed Nur'ül Arabi (hayatı, şahsiyeti, eserleri) 1971, İstanbul, sahife: 57/58.
(39) Aynı eser, sahife: 58.
(40) Seyyit Hace Muhammed Nur'ül Arabi, ŞERHİ NUTKU İMAMI ALİ, kitaplığımızda bulunan ve Ali Örfi efendi tarafından takriz edilen nüshadan.
(41) Seyyit Hace Muhammed Nur'ül Arabi, RİSALE-İ SÜLUKU HAKİKAT, kitaplığımızda ki orjinal nüshadan. Yusuf Ziya İnan, MELÂMET,1975, sahife: 94.
(42) Seyyit Hace Muhammed Nur'ül Arabi, DAİRETÜL VÜCUD Fİ BEYANİL MAKAMÜL MAHMUD, kitaplığımızda bulunan ve Ali Örfi efendinin takriz ettiği orjinal nüshasından. Sahife: 382-383.
(43) Aynı eser. Sahife: 383.
(43/1) Yusuf Ziya İnan - SEYYİDÜL MELÂMİ MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ (Hayatı, şahsiyeti, eserleri) , İstanbul, 1971, sahife: 60. Seyyit Muhammed Nur'ül Arabi'nin (İHSANÜL RAHMAN ŞERHİ) 'NDEN
(44) Seyyit Hace Muhammed Nur'ül Arabi, İhsanül Rahman şerhi. Yusuf Ziya İnan, Seyyidül Melâmi Muhammed Nur'ül Arabi (Hayatı, şahsiyeti, eserleri) 1971, İstanbul, sahife: 60.
(45) BAKARA SURESİ, ayeti kerime: 30, mealen manası: Ya MUHAMMED, hani Rabbin Meleklere: Ben muhakkak yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti.
(46) Bakara suresi, ayeti kerime: 30/2, meali: Ya Rabbena, yeryüzünde bozgunculuk edecek, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın? Dediler. Halbuki biz seni hamdinle tesbih ve takdis ediyoruz.
(47) Bakara suresi, ayeti kerime, 30/son, meali: Allah Teala: Sizin bilmediğiniz şeyi ben bilirim dedi.
(48) Bakara suresi, ayeti kerime: 31/1, meali: Ademi yarattıktan sonra bütün eşyanın isimlerini ona öğretti.
(49) Bakara suresi, ayeti kerime: 31/2,3, Meali: Sonra o eşyayı Meleklere gösterdi. Bu eşyanın isimlerini bana bildirin, eğer sadıklar iseniz, dedi.
(50) Bakara suresi, ayeti kerime: 32/1,2, Meali: Melekler acz ve kusurlarını itiraf ettiler. Dediler ki: Ya Rabbena, seni her şeyden tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden gayrı,bizim hiç bir bilgimiz yoktur. Sen o alimsin ki, sana hiç bir şey gizli kalmaz, Hakimsin ki, her fiilin hikmete uygundur.
(51) Bakara suresi, ayeti kerime: 33/1, Meali: Allah: Ya Âdem, meleklere eşyanın isimlerini bildir, dedi. O da onlara, emredildiği üzere bildirdi.
(52) BAKARA SURESİ, ayeti kerime: 34, Meali: Ve o vakit Meleklere: Adem'e secde edin, diye emrettik. Melekler hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, secde etmeyi kibrine yediremedi.Zaten kafirlerdendi.
(53) Bakara suresi, ayeti kerime: 35, meali: dediler ki: Ya Adem, sen ve eşin cenneti mesken edin. İkinizde cennette dilediğiniz vakit, dilediğiniz yerde, dilediğiniz gibi bol bol yeyin.
(54) Bakara suresi, ayeti kerime: 36, meali: İkisini de Şeytan cennetten ayırmaya sebep oldu. Bulundukları nimetten çıkardı. Bizde: birbirinizin düşmanı olduğunuz halde inin, yeryüzünde sizin için bir vakte kadar kalmak ve geçinmek vardır dedik.
(55) Bakara suresi, ayeti kerime: 37, meali: Adem Aleyhisselâm Rabbinden bir takım kelimeler telakki etti ve alıp hıfzetti. Bu kelimelerle de yalvardı. Bu sebeple Allah tevbesini kabul etti ve Rahmetle ona rücu ettti. Allah teala kullarına mağfiretle rücu edicidir. Rahmeti geniştir. Tevvab ve Rahimdir.
(56) Bakara suresi, ayeti kerime: 38, meali: dedik ki: Hepiniz yeryüzüne inin. Ne zaman benden size bir hidayet: Kitap, Peygamber ve şeriat gelir de, kim bu hidayetime tabi olursa, onlara korku yoktur, mahzun da olmazlar. BAKARA SURESİ, ayeti kerime: 39, Meali: Kafir olup ayetlerimizi tezkip edenler ise cehennemliktir. Ateşten çıkmazlar ve daim orada kalırlar.
(57) Seyyit Hace Muhammed Nur'ül Arabi, RİSALE-İ FİT TASAVVUF, kitaplığımızdaki özel orjinal nüshadan, sahife: 193/194.



İslâm'da Melâmiliğin Tarihi Gelişimi
İstanbul / 1976
Yusuf Ziya İNAN


 

Bu mesaja verilen yanıtlar: (yanıtları görmek istemiyorum)

Salih Altındağ (13.05.2010 23:24) Cevap yaz | Yazılmış 1 cevabı oku
- VII - SEYYİT HÂCE MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN TEVHİD MERTEBELERİ Seyyidin tevhid akidesini tesbit ederken Risale-i sülûkü Hakikat şeyhunâ Tâlbakae isimli risalesini hatırlamak ... devam ediyor

 
 
13.05.2010 23:11:00        Bu mesajı cevapla. Bu mesaj şu mesaja yanıt olarak yazılmıştır. Bu mesaja 1 adet yanıt yazıldı >>>
 
- V -



SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN

ÖZELLİĞİ






Tevhid ve tasavvuf üzerine yazdığı eserlernde Seyyid Hace Muhammed Nur, tasavvuf ve tevhid yolunun hedefi olan melâmet'i sistem içine sokmuş ve tevhid sülukunda yeni bir école tesis etmiştir. Bu kitap onun sistemleştirdiği tevhid eğitimini, ruhsal yükseliş ve ruhsal iniş mertebelerini ilmi ve tarafsız bir gözlemle tesbit gayesini gütmüştür. Bu gaye, yeni bir felsefi - dini inanç sistemini geliştirmek, kendimize has bir düşünce sistemini oluşturmaktır. Bu felsefe, imanın tarifi ve imanın yenilenmesi hedefine yöneliktir. Çağın koşullarına uyan bir din anlayışını, İslâm inancının gerçek yönünü ortaya koymak, onu asırların hurafe ve demagojileri ile karartıldığı dehlizinden çıkarmak gayesini tahakkuk ettiren Seyyid Muhammed Nur, İslâm aleminin yirminci asrı hazırlayan büyük müceddididir. İlmi, hurafe ve karanlığın yerine koymakla İslâm'a dönüşü gerçekleştirmiş; Taassub yerine bilgiyi ikame etmekle İslâm aleminin yirminci asırda,çağın gerçeklerine erişme ve çağ içindeki yerlerini alma imkânını hazırlamıştır.İslâm aleminin aradığı hümanizmanın Batıdan çok kendi bünyelerinde ve dini inançlarında mevcut ve gerçek olduğunu göstermeyi başaran bu Mümtaz insan, bir bakıma unutulan insani değerleri de su yüzüne çıkarmak ve insanı kutsal yerine oturtmakla, bütün insanlığa yeni bir ufuk açmıştır.

Seyyid Muhammed Nur'un kurduğu bu sistemi asrın en büyük felsefesi olarak ilan etmek asla yanlıŞ değildir. Bence insanlık alemi, hiç bir sistem ve düşüncedemelâmilik derecesinde bir insan sevgisini dile getirmemiştir. Hiç bir inanç ve görüş, hiç bir düşünce Melâmilik kadar insancıl, hümanist ve diğerkam olmamıştır. Bu bakımdan melamiliğin asrımızın yegane inanç ve düşünce sistemi olduğuna inanıyorum. Bunu basit bir tarikat gibi düşünenlerin azim bir hata içinde olduklarını kabul etmek zorunludur. Çünkü melâmilik bir tarikat değildir, bir tevhid neşesidir. bir birlik inancı ve sevgi düşüncesidir. Esasen bizzat melami uluları da Melâmetin bir tarikat olduğunu asla kabul etmemişlerdir. Seyyid Muhammed Nur'u Pir kabul eden bütün büyük kişilerin ayrı ayrı taikatladan olması bu düşüncemizi simgeleyen, inancımızı teyit ve tevsik eden kanıtlar olarak tarihi yerini almıştır. Örneği; İstanbul'da Fatih türbedarı ve zamanın kutbu sayılan Amiş Efendi hazretleri Halveti'dir. İstanbul'un büyük şeyhlerinden ABDÜL KERİM'İ RÛHİ hazretleri KADİRİ, şeyh SAFİ Efendi NAKŞİ ulularındandır. Bu isimleri namütenahi çoğaltmak mümkündür. Biz bu kadarı ile yetinirken diyoruz ki; Melamilik bir tarikat değil, bir düşünce ve felsefe sistemidir, bir inanç akidesinin sistemleştirilmiş düşünce ve bilimidir. Ve onun içindir ki melami için tefekkür ibadet niteliğindedir ve onun içindir ki melamette şekil değil öz aranır.

Melâmilik seyri ve dersleri dikkatle tetkik edilince görülür ki, gaye, insandır, insanın mutluluğudur, insanın değerlendirilmesi, kutsallaştırılması söz konusudur. Böyle bir inanç ve düşünce sisteminde ise her şey İNSAN'a doğrudur ve her şey İNSAN içindir.

Seyyid Muhammed Nur'un tedris usulleri üzerinde bir nebze duran, saydığımız bu gerçeklere mutlaka varır.Birinci derste: Efal'in Hakk'a ait olduğu, hareket ve sükunun Hakk'ın olduğu öğrenilir. Bu ders kişiyi gururdan arındırır. Çünkü insan hep kendini üstün görür, kendi davranışını beğenir, başkalarını beğenmez, başka kişilerin hareket ve davranışlarını küçümser kendine varlık izafe ederek gururlanır. Bu hal, kişiyi bencil, egoist kılar; toplumsal yeteneklerini alt - üst ederek onu canavarlaştırır. Melami ilk dersinde kendine ait sandığı fiillerin, hareket ve sükunun Allah'a ait olduğu bilincine varır ve rahatlar. Bu derste: Fenai efal, cennetül efal ve tecellii efal tahakkuku olur ki, bu neşeye gark olan kişinin fiillerinden sorumluluğu, daha başka bir deyimle davranışından dolayı benliğe düşmesi gerçeği ortadan kalkar. Fiillerini, hareket ve sükûnu Hakk'a veren kişnin sıfatlarından da geçmesi gerekir. Zira fiillerin çıkış merkezi esmadır, sıfatlardır. İlk derste fiiller Hakk'a verildikten sonra ikinci ders gelir. Bu tedriste sıfatların Hakk'a ait olduğu öğretilir. Kişi tevhidi sıfat dediğimiz bu ikinci derste Sıfat ve esmanın Hakk'a ait olduğu bilincine erişir. Tevhidi sıfat diye isimlendirilen bu idrak ve tedristen murat bütün varlık aleminde görünen renkler, esmalar, isimler, varlıklar, suretler, görüntüler, tavırlar, kısaca her şey (hayat, ilim, irade, semi, basar, kelam, kudret) Allah'a aittir. O halde güzel, çirkin, doğru yanlış ayırımları izafidir.Hiç bir şey bizim değildir, her şey Hakk'a aittir. Böyle bir idrak halinde ise, insanın kendini beğenmesi, güzelliği ve varlığı ile övünmesi, çirkinliği buğz etmesi, başkalarını yüceltmesi veya küçültmesi nasıl mümkün olur? Talip, bu mertebede sıfatları tevhid eder; sonra fenai sıfat, cennetül sıfat ve tecellii sıfat zevkine erişir.

Tevhidi sıfat ile kişiye, kendi varlığından soyunması telkin edilmekte ve yaratılıştan ötürü ne övünmeye, ne sevinmeye, ne de üzülmeye ve şikayete gerek olmadığı öğretilmektedir. Bu öğreti, kişiyi tevazua ve başkalarını küçük görmeme şuur ve idrakine ulaştırır.

Seyyid Muhammed Nur'un fenafillah veya yükseliş mertebeleri, fena makamları diye isimlendirdiği ilk üç dersin üçüncüsü Tevhidi Zâttır. Allah Zâtıyla vardır, görünmez amma varlık ancak onunla mevcut. Varlık Allah'ın Zâtıyle var. Bu vücud ve zât, bize ait değil, Hakk'a aittir. Bu dersteki tevhidi zat, fenai zat, cennetül zat, tecellii zat gibi bölümler ve idrak eğitimi insanı yokluk tavrına eriştirir. Makamı zat denilen bu üçüncü derste zati tecelli olunca kişinin varlığı tamamen ortadan kalkar. Ve Kişinin bu varlıksız hali, onun bütün benliğini savurur. Artık benlikten, vücuddan, bencillikten eser kalmaz ve o kişinin hayatına insan sevgisi ve insana hizmet şuuru hakim olur.Kişi bu derste en büyük günahtan, vücud hakimiyetinden kurtulur.

Fena mertebelerinin idrak edilmesi kişiyi ÖLMEDEN EVVEL ÖLMEK sırrına eriştirir amma sorumluluğu ortadan kaldırdığı için nakıs bir haldir. Zira kişi, kendi varlığından geçince sorumlu olmaz. Aslında kendisinden geçenin nefsi kalmadığından ondan kötü fiilin sadır olmaması gerekir. Halbuki bu hale bürünmeden kendini o halde sanan veya öyle görünmek isteyen nice kişiler çıkmakta ve sorumluluk taşımadığını iddia etmektedir. Bunlar toplum için zararlı tavırlardır ve bu nedenle bâtınilik makbul değildir. Bunun önlenmesi kendi mahiyetinin bir emridir. Çünkü her fiil, zuhur ettiği esma ve sıfatın sorumluluk etiketini taşır, her fiilde failin nefsî rengi vardır, her fiil bir cüzden tecelli ettiğine göre o cüzün hal ve tavrını taşır, ancak bütün fiiller bir arada zevk edilirse Hakk'a ait olur; tek fiil, zuhuruna bağlı olup mükafat ve cezası failine racidir. Bunu idrak ettirmek ve ibahiliği önlemek için melamet levm esasına bağlanmıştır, yani melami kendini levm eder, iyi ve güzel fiillerin Hakk'a ait olduğunu kabul ettiğinden kötü ve yanlış bir hareketi olursa onu nefsinden bilir, herkese açıklar ve halk tarafından levm edilmeyi bekler. Bu kötüleme kişiyi nefsini terbiye etmeye zorlar, kusurlarından kurtulmak için kendi ile mücadele eder ve dışın baskısı ile bu savaşı kazanarak hem kusurundan kurtulur, hem de bu kurtuluşundan dolayı övünme imkanını bırakmaz kendine... İşte kişiyi nefis bataklığından, benlik dünyasından kurtarmak için öğretilen bu üç derse fena makamları, ruhsal yükseliş basamakları denmesinin nedeni insanı fani varlığından kurtarıp varlıksızlık haline inkılap ettirmesidir.

Bir kişi efal, sıfat ve vücudunu Hakk'a verirse kendisi ne olur? O kimse haklı olarak şu suallerin cevabını arar: Benim varlığım Hakk'a ait ise ben neyim? Kimim,Bu varlık yoksa ben neden mevcudum? . Ben varsam, yok farzedilen nedir? .

Melâmi, akıl ve idrak ile yol alır. Akıl ve idrakin dışına da çıkmaz. Öyle olmasaydı, Seyyid Muhammed Nûr: [[Bu devir keramet devri değildir. Kerameti kevniye değil, keramati ilmiyye devridir ]] demezdi. Bu bakımdan melâmi, Hakk'a ait varlık ile var olmadıkça melâmetin tahakkuku söz konusu olamaz. İşte ruhsal yükseliş olan Fena mertebelerinden sonra gelen Beka mertebeleri kişyi kulluk makamına indirmesi yönünden ruhsal iniş mertebeleri olarak tedris edilir. Böylece dördüncü derse geçilir.

Dördüncü dersin adı Makamı Cem'dir. Bu mertebede vücud Hakk'ındır. Görünen mevcud Hakk'tır. Görünen bu varlık HAKK'ın varlığıdır, ondan başka varlık yoktur. Makamı Cem'de HALK BÂTIN, HAK ZÂHİR'dir. Görülüyor ki fena mertebelerinde varlık yok olurken beka mertebelerinde varlık tekrar iade edilmektedir. Nitekim makamı zatta Hakk'a verilen vücud, makamı Cem'de Hakk'ın vücudu olarak tekrar kişiye iade edilir. Onun içindir ki bu makamın bir adı da: Bekai zât'tır.

Beşinci derste, tevhidi sıfat ile Hakk'a verilen sıfatlar Hakk'ın sıfatları olarak kişiye iade edilmekte olup bu dersin adı: Hazretül Cem veya bekai sıfattır. Burada HAK BATIN, HALK ZAHİRDİR. Bu ders ile vücud ve sıfatların mahiyeti anlaşılmış olur.

Cemül cem veya bekai efal diye isimlendirilen altıncı ders ruhsal iniş mertebelerinin üçüncüsü ve tevhid eğitiminin altıncı son dersidir. Halk ve Hakk'ın birleştiği, zahir ve batının, evvel ve ahirin, iç ve dışın birde göründüğü hal olarak tarif edilen bu ders ve makam İNSANIN KUTSALLAŞTIĞI yerdir de. Böylece anlaşılır ki melâmi insanı aramaktadır. Kişi bu makamda insanı bulur, onu keşfeder. İnsan bir anlamı ile Tanrıdır, Tanrısal olur. Bu idrake erişen varlık tek kelime ile Hazreti Muhammed'in ahlakı ile ahlaklanmış, onun hali ile hallenmiş,onun haline yücelmiş mükemmel insandır, insanı kâmil'dir. O kişide zahir olan, söyleyen, yürüyen, düşünen, hareket eden Hakk'dan gayri bir şey değildir. O tevazu sahibidir, mütevekkildir, mütevazidir, hoşgörü sahibidir ve insan idrakinin yüceliğine varmıştır.

Bu altı dersin anlamı nedir? . İnsana ne verilmek istenmiştir? . Dikkat edilirse fena makamlarında kişi varlığından soyunurken beka mertebelerinde varlık giyinmiştir. İlk üç derste sorumluluk kalkarken ikinci üç derste sorumluluk bütün haşmetiyle geri gelmiştir. Bunun manası şudur: Kişi egoisttir, bencil tabiatı herşeyi kendi nefsine yontar. Oysaki varlık kendi varlığı değildir, idrak ve ihata bakımından vahdet içinde bulunan kişi bir piyondur. Kaderine hakim olamaz. İstidadı ona iktisap ettirir. O halde varlık diye sarıldığı ve kendine ait olduğunu iddia ettiği nefsaniyet ve mevcudiyeti bir vehimden ibarettir. Fena mertebelerinde verilen üç dersle öğrenci vehmi varlığından soyunur. Fakat iş bununla bitmez. Varlığından soyunan, efal, sıfat ve zatı alınan kişiye efal, sıfat ve varlığının iadesi gerekir. Bu idrak beka derslerine aittir ve o kişiye denmek istenir ki: Ey insan, sen bütünden ayrı değilsin, varlık senden bir parça, sen de onun bir parçasısın. Herşey Hak'tır ve Hak'tan başka birşey yoktur. Herşey O'dur. Sen kime dokunsan kendine dokunmuş, kime kötülük etsen kendine kötülük etmiş olursun. Bu vücud senin amma o Hak'tır aslında. Ve bu nedenle senden sadır olan her iyilik Allah'a aittir. Ve sen, artık gayrı kalmadığından kimseye kötülük edemez, kimseye kem gözle bakamazsın.

Bu şuur ve idrak ile insan altı dersi tamamlar. Bu altı ders veya altı mertebenin ilk üçü ALLAH'aSEYR halidir. Makamı Cem'e bu seyr ile varılır. Makamı Cem'de ALLAH'la SEYR edilir. Sonra ALLAH'tan SEYR başlar ki Hazretül cem ve Cemül cem idrakine varılır.

Cem, vahdet tavrı; Hazretül cem, kesret tavrıdır. Cem ismi zâtın; hazretül cem, ismi Rahman'ın mazharıdır. Cem, celal hali; hazretül cem, cemal tecellisidir. Cem, vahdete; hazretül cem, fark'a işarettir. Cem, batının izharı; Hazretül cem, sırrın zuhurudur. Bu bakımdan ikisi birlenmedikçe Kemâl olamaz.

Kul önce Allah'a seyr eder, bu şekilde Hak'tan başka birşey olmadığını şuhud eder. Sonra da Allah'dan seyr edereksıfatların, fiillerin tahakkuku gerçekleşir. Yani tevhidi efal ile Allah'a seyr eden; cemül cem ile Allah'dan seyr ederek ilk başlangıca gelmiş olur ki kişi, o halde, artık arif ve kamildir. Seyyid Muhammed Nûr'un sistemleştirdiği tevhid eğitimi üç ruhsal yükseliş ve üç ruhsal iniş mertebeleriyle birlikte altı makam yada altı derstir ki cemül cemden sonra ahadiyyet denen bir makam ve idrak daha vardır ki o yüceliklerin yücesidir ve Hazreti Muhammed'e tahsis edilmiştir, anlatılmaz söz ve tarife sığmaz. Bu bakımdan tevhid cemül cem ile tamam olur ve bu yerde Hazreti Resûlullah: [[ Bende bir kulum, sizin gibi yer içerim]] buyurur.

Bu gaye, yeni bir felsefi - dini inanç sistemini geliştirmek kendimize has bir düşünce sistemini oluşturmaktır. Bu felsefe, imanın tarifi ve imanın yenilenmesi hedefine yöneliktir. Çağın koşıllarına uyan bir din anlayışını, İslâm inancının gerçek yönünü ortaya koymak, onu asırların hurafe ve demagojileri ile karartıldığı dehlizden çıkarmak gayesini tahakkuk ettiren Seyyid Muhammed Nûr, İslâm aleminin yirminci asrı hazırlayan büyük müceddidir. İlmi, hurafe ve karanlığın yerine koymakla İslâm'a dönüşü gerçekleştirmiş: Taassub yerine bilgiyi ikame etmekle İslâm aleminin yirminci asırda, çağın gerçeklerine erişme ve çağ içindeki yerlerini alma imkanını hazırlamıştır. İslâm aleminin aradığı humanizmanın Batıdan çok kendi bünyelerinde ve dini inançlarında mevcut ve gerçek olduğunu göstermeyi başaren bu mümtaz insan, bir bakıma unutulan insani değerleri de su yüzüne çıkarmak ve insanı kutsal yerine oturtmakla, bütün insanlığa yeni bir ufuk açmıştır. (18)



------

(18) Yusuf Ziya İNAN, Melâmet, 1975. sa: IX - XXII.


Yusuf Ziya İNAN

İSLÂM'DA MELÂMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ 1976


 

Bu mesaja verilen yanıtlar: (yanıtları görmek istemiyorum)

Salih Altındağ (13.05.2010 23:13) Cevap yaz | Yazılmış 1 cevabı oku
- VI - SEYYİD HACE MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'DE MEFHUMLAR 1 - Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi'de vahdeti vücud. Seyyidin vahdeti vücuda kail olduğunu söylemek ne kadar mümkün ... devam ediyor

 
 
13.05.2010 23:09:00        Bu mesajı cevapla. Bu mesaj şu mesaja yanıt olarak yazılmıştır. Bu mesaja 1 adet yanıt yazıldı >>>
 
- IV -

SEEYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİYYÜL

MELÂMİ'NİN ESERLERİ.




Seyyid'in eserlerinini tesbit eden Bursalı Mehmet Tahir 46 risale ve kitap ismi vermiştir. Bunlar:

1 - Mecalis Zehra Ales Selatil Kübra

2 - El Yakut'ül Hamra Alesselatis Süğra

3 - Merecün nüsus lişehri nakşil füsus

4 - El Letaifüt tahkikat fi şerhil varidat

5 - El envarül Muhammediye fi şerhi risalet el vücud

6 - Kenzül mahfi an ehli hicab

7 - Müşahadetül tevhid

8 - Risalei fi beyanı hakikat ve mücazat ve kinaye

9 - Kitabül irşad fi mebdei maad

10 - Sırrı tevhid

11 - Ettemşiş ala salatı ibni meşişi

12 - Burhan el sakin

13 - Risaletül mukaddemet limetali füsusil hikem

14 - Mürşidül Uşşak

15 - Şerhil hakaiki eşya

16 - Eddurrünnefis şerhi salavat ibni idris

17 - Tefsiri Fatiha

18 - Kitabiddevair vel eflak fi beyan tasarrufat

19 - Şerhi evradı usbuiyye

20 - Delili Uşak

21 - Menbaı nur fi rüyetül Resul

22 - Şerhi gazel Hacı Bayram'ı Veli

23 - Eddürretül seniyye fi şerhi risaleti gavsiyye

24 - Risaleti fi beyan sıfatı subutiye

25 - Risaleti tevhidi ilahi

26 - Risalei süluku hakikat

27 - Dairetül vücud fi beyanı makamül Mahmud

28 - Risalei fi beyanı süluki şeriat, tarikat ve hakikat

29 - Risalei fi beyanı keramatı evliya

30 - Şerhi nutku Cenabı Ali ve ma halaka fittimsal

31 - Risalei İsmailiye fi beyani süluku Nakşibendiyye

32 - Şerhi Ezanı Muhammedi

33 - Sırrı Ezanı Muhammedi

34 - Şerhi akaidin nesefiye

35 - Şerhi Risalei Şeyhi Rıslani Dımışki

36 - Ecvibetüllazimeti fi meselei eşşeytaniye el mezkur fil Muhammediyye

37 - Beyanı makamatı hakikat ma delaile

38 - Risalei fi keyfiyete imanı Firavn

39 - Hadiül Uşşak

40 - Tuhfetül Muhammediye

41 - Surei yusuf tefsiri

42 - Şerhi ayanı mümkünat

43 - Fezaili imam

44 - Tefsiri Surei Fetih

45 - Beyanı tecellii el hak alelmeratib

46 - Sırrı-ı beyan el-Hak'dır. (15)

Bursa'lı Mehmet Tahir Efendi'nin listesini verdiği bu eserler 46 olmakla beraber risaleleri ve konuşmaları olduğu da ayrıca işaret edilmiştir. Mehmet Tahir bey, Seyyid Muhammed Nur'un 46 eserini söylerken Abdülbaki Gölpınarlı kitabında Seyyid'e ait 57 eserin ismini zikreder. Bu beyan melâmi üstadları arasında da kabul edilmektedir. Hasan Sabri Dölen bey den aldığımız bilgiye ve notlara göre, Gölpınarlı'nın verdiği rakam doğrudur ve esasen Abdülbaki Gölpınarlı bu bilgilerin çoğunu melâmi üstadlarından ve bu arada hassaten Sabri efendi'den almıştır. Örneği Melâmilik ve melâmiler kitabında klişesi bulunan Seyyid'e ait mektup Hasan Sabri bey tarafından verilmiştir.

Kemâl Künmat, Hasan Sabri Dölen,Mustafa efendi (komiser) ve diğer, melâmi ulularından aldığımız bilgiler ve kanıtlarla birlikte bizdeki külliyatı da karıştırarak ve üstad Abdülbaki Gölpınarlı'nın da esrerinden yararlanmak suretiyle fakirane biz de bir liste tanzim ettik.

1 - Niyazi Mısri Divanı'nın şerhi

2 - Esrarı Ezanı Muhammedi

3 - Fatiha Suresi'nin tefsiri

4 - Sırrı Ezanı Muhammedi

5 - İhsanürrahman şerhi risalei şeyh Rıslanı Dımışki

6 - Şerhi evradı Usbuiyye

7 - İmamı Ali'nin Nokta Risalesinin şerhi

8 - Eddüretüsseniyye fi şerhi Risalet-il Gavsiyye

9 - Şerhi kasidetüş şeyhül Ekber

10 - Hacı Bayramı Veli'nin (Çalabım bir şar yaratmış iki cihan arasınde) İsimli gazelinin şerhi

11 - Kitabiddevairi vel eflak fi beyanı tasarrufati sahibül mülki vel emlak

12 - Delilül Uşşak

13 - Eddurrünnefis ala salatı ibi İdris

14 - Dairetül vücud fi beyanı makamül Mahmud

15 - Risalei tevhidül behiyye

16 - Risalei fi beyanı süluki şeriat, tarikat ve hakikat

17 - Risalei süluku hakikat

18 - Risalei saadet ve şakavet

19 - Delailül hayrat şerhi

20 - Manzarülkufr hadisinin şerhi

21 - Ecvibetüllazimeti fi esiletiş şeytaniyyetilmezküreti fi Muhammediyy35 - Fazili İmam Alie

22 - Risalet-üs salihiyye

23 - İhtiyar ve kıdem risalesi

24 - Ettemşiş ala salatı ibni meşişi

25 - Risalei Saidiyye

26 - Beyani tecellii hak alel meratib

27 - Membaunnur fi Rüyetül Resul

28 - Risaletül İsmailiyye ve atiyyettüddürriyeti fi tarikin Nakşiyyeti ve melâmiye

29 - Risalei ilmi hâl

30 - Şerhi akaidin nesefiyye

31 - Hadil uşşak

32 - Tuhfetül Muhammediyye

33 - Şerhi ayanı mümkünat

34 - Sırrünnebeilhak

35 - Fazaili İmam Ali

36 - Tefsiri Surei Yusuf

37 - Tefsiri Surei Feth

38 - Şerhi kelamı İmam Ali

39 - Mecalizzehra alesselatil kübra

40 - Elyakutül hamra alesselatis süğra

41 - Merecün nusus lişerhi nakşil füsus

42 - El envarül Muhammediyye

43 - Elletaifüt tahkikat fi şerhil varidat

44 - Risaletül mukaddime litümalil fufus ül hikem

45 - Risaleti beyanil tarik ve beyannüs saliki vel meslüki vessülük

46 - Risaletün fi keyfiyyeti imanil Firavn

47 - Risaletün fi kerametil evliya

48 - Şerhi hakayikil eşya

49 - Kenzül mahfi an ehlil hicûb

50 - Bürhanüssalikin

51 - Meşahidüt tevhid

52 - Seyrüt tevhid

53 - Kitabür reşad filmebdei vel mead

54 - Risalei reddiye ala iradetil cüziyye

55 - Mürşidül uşşak (16)

1975 yılı içinde elimize geçen Seyyid'in külliyatında yukarıda ismi geçen eserlerden başka:

56 - Muhiddini Arabi'nin Ehadiyyetül Vücud tercümesi

57 - Ahmed ibni idris'in salavatı şerife tercümesi

58 - Rislani Dımışkı'nin Abdülgani Nablusi tarafından yapılan şerhin tercümesi

59 - Men arefe nefse fedad arefe rabbe tafsilatı

60 - Risalei fit tasavvuf

61 - Mebde ve Maad

62 - Noktatül beyan

63 - Risaliei sıfatı subutiyye

64 - Merhum el hac Faik bey'in bazı suallerine cevap

65 - Seyyid Seyfullah'ın Risalei Miftahi vahdetil vücud isimli eserinin tefsiri

66 - Cilai Mücim

67 - Seyri Süluk

68 - Sadaka hakkındaki hadisi şerifin şerh ve izahı.

Olmak üzere daha on üç eseri tesbit edilmiştir. Bu şekilde seyyid'in yazılı eserleri 55 değil, 68'dir. Belki de henüz bulamadığımız ve öğrencilerinde bulunması muhtemel başka risaleleri de mevcuttur. Zamanla yapılacak çalışmalar bu konuda daha ayrıntılı bilgiler edinmemizi sağlayacaktır. (17)


-------

(15) Bursa'lı Mehmet Tahir - MENAKIBI ŞEYH HACE MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ MELÂMET VE BEYANI AHVALİ MELÂMİYE,

faslı evvel, sayfa: 476, özel kitaplığımızdaki yazma nüshadan.

(16) Yusuf Ziya İnan, SEYYİDÜL MELÂMİ MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ, 1971, İstanbul, sayfa: 42-76

(17) Özel kitaplığımızdaki yazma kolleksiyonda Seyyid Muhammed Nur'un otuz üç eseri takriz edilmiştir.

Bunlardan on üçü tamamen yenidir ve Abdülbaki Gölpınarlı'nın kitabında yoktur.Diğer yirmi risale

mevcut olduğu bilinen eserleridir.


İSLAM'DA MELÂMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ

YUSUF ZİYA İNAN /1976


 

Bu mesaja verilen yanıtlar: (yanıtları görmek istemiyorum)

Salih Altındağ (13.05.2010 23:11) Cevap yaz | Yazılmış 1 cevabı oku
- V - SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN ÖZELLİĞİ Tevhid ve tasavvuf üzerine yazdığı eserlernde Seyyid Hace Muhammed Nur, tasavvuf ve tevhid yolunun hedefi olan melâmet'i s ... devam ediyor

 
 
13.05.2010 23:08:00        Bu mesajı cevapla. Bu mesaj şu mesaja yanıt olarak yazılmıştır. Bu mesaja 1 adet yanıt yazıldı >>>
 
- III -



SEYYİD HÂCE MUHAMMED

NÛR'ÜL ARABİ'NİN ŞECERESİ






1 - SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN SOY ŞECERESİ.

Seyyid Muhammed Nur, soy itibarıyla Seyyidlerdendir ve ve on yedinci batında Peygamber aleyhisselam HAZRETİ MUHAMMED (S.A.V.) 'in torunu olmaktadır. Babası yönünden HAZRETİ ALİ KEREMALLAHÜ VECHE'NİN OĞLU KERBELÂ ŞEHİDİ KUTSAL HÜSEYİN'e dayanır. Babası KUDÜS civarında bir zaviyesi bulunan Kudüs'lü Şeyh Seyyid İbrahim'dir. Seyyid İbrahim, devrinin pek meşhur velisi ve şeyhi BEDRİ VELİ'nin oğludur. Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi'nin aile şeceresi şöyledir:

HAZRETİ MUHAMMED (s.a.v.) - Hazreti Ali bin Ebi Talip (k.s.) - İmam Hüseyin bin Ali (r.a.) - İmam Zeynel Abidin (k.s.) - Seyyit Zeyd (k.s.) - Seyyit Hasan'ül Arizül Ekber (k.s.) - Seyyit Ali (k.s.) - Seyyit Zeyd (k.s.) - Seyyit Muhammed (k.s.) - Seyyit Salim (k.s.) - Seyyit Mutahhar (k.s.) - Seyyit Yakub (k.s.) - Seyyit Bedr (k.s.) - seyyit Yusuf (k.s.) - Seyyit Muhammed (k.s.) - Seyyit Bedr'ül Veli (k.s.) - Seyyit İbrahim'ül Kudsi (k.s.) - Seyyid Muhammed Nur'ül Mısriyyül Mahalleviyyül Bedriyyül Hüseynî (k.s.)

2 - SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN MANEVİ ŞECERESİ.

Seyyid hazretleri NAKŞİBENDİ tarikatından hilafet almış olduğu gibi HALVETİYYE tarikatından da hilafeti vardır. Ayrıca EKBERİYYE TARİKATI, ÜVEYSİYYE ve KADİRİYYE TARİKAT'larından da hilafet almıştır. Seyyid Muhammed Nur'un hilafet silsilelerini Bursalı Mehmet Tahir Efendi şöyle sıralar:

1 - Hace Hazretleri'nin TARİKAT'I ALİYYİ NAKŞİBENDİYE HİLAFET PENAHİLERİNİN SİLSİLEİ ALİYYELERİ (Bursa'lı Mehmet Tahir'in eserinden aynen alınmıştır.)

HAZRETİ MUHAMMED (S.A.V.) - Hz.EBUBEKİR SIDDIK (R.A.) - Hz.SALMANI FARİSİ (R.A.) - Hz.KASIM BİN MUHAMMED EBUBEKİR - Hz.BAYEZİD'İ BİSTAMİ - Hace EBUL HASAN'EL HIRKANİ - Hace EBU ALİ FARMİDİ - Hace YUSUF HEMEDANİ - Hace ABDÜLHAK GÜCDÜVANİ - Hace ARİF RİVİKERİ - Hace MAHMUT EL'NECRİL FEKATEVİ - Hace ALİ MUHAMMED BABA SİMASİ - Hace EMİR KILAL - Hace MUHAMMED BAHAEDDİN NAKŞİBENDİ - Hace ALÂEDDİN UTARİT - Hace YAKUB ÇERHİL HİSARİ - Hace ABDULLAH AHRAR ES SEMERKANDİ - Hace MUHAMMED ZAHİD - Hace DERVİŞ MUHAMMED EMKEMEKİ - Hace HAVACEGİ SEMERKANDİ EMKEMEKİ - Hace MUHAMMED EL BAKİ - Hace AHMET HİNDİ - Hace MASUM HİNDİ - Hace AHMET MEKKİ - Hace HABİBULLAH BUHARİ - Hace HUDA KULU - Hace MOLLA İYAZ MUHAMMED - Hace MOLLA İDRİS - Hace MOLLA NİYAZ KULU - Hace ABDÜLHALİK FERANİ - Hace MUSTAFA TRABZONİ - Hace MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ.

2 - Hace Hazretleri'nin TARİKAT'I ALİYYEİ ŞABANİYYE HİLAFETNAMELERİ SİLSİLEİ ALİYYELERİDİR. (Bursa'lı Mehmet Tahir2in eserinden aynen alınmıştır.)

FAHRİ ALEM MUHAMMED MUSTAFA SALLALLAHÜ ALEYHİ VE SELLEM - İMAM ALİ BİN EBİ TALİB - ŞEYH HASANÜL BASRİ - ŞEYH HABİBÜL ACEMİ - ŞEYH DAVUDU ATAYİ - ŞEYH MARUFU KERHİ - ŞEYH SIRRI SAKATİ - ŞEYH SEYYİDÜL TAİFEİ CÜNEYDİ BAĞDADİ - ŞEYH MÜMŞADEL DETVERİ - ŞEYH MUHAMMED EL'DETVERİ - ŞEYH MUHAMMED EL'BEKRİ - ŞEYH KADI VECÜBEDDİN - ŞEYH EBUL NECİBÜL SUHREVERDİ - ŞEYH KUDBETTİN İLÂYEHRİ - ŞEYH RÜKNEDDİN NECAŞİ - ŞEYH ŞAHABETTİN TEBRİZİ - ŞEYH CEMALEDDİN ŞİRAZİ - HACE İBRAHİM EZ ZAHİD EL'GEYLANİ - HACE AHİ MUHAMMED HALVETİ - HACE PİRİ ÖMER EL'HALVETİ - HACE MİRİM EL'HALVETİ - HACE SADREDDİNİ HAYYAMİ - HACE SEYYİD YAHYA EL'ŞİRVANİ - HACE MUHAMMED BAHAEDDİN - HACE CEMAL EL'HALVETİ - HACE HAYRETTİN TOKADİ - HACE ŞEYH ŞABANI VELİ KASTAMONİ - HACE ÖMER EL'FUDAİ - HACE İSMAİL ÇORUMİ - HACE MÜSLİHİDDİN - HACE FEREMAYİN VELİ CALEL ETUL - HACE MUSTAFA DUHANİ - EL MISRİ İLLA DURNEVİ - ABDULLAH EL HALEVİ - HACE SEYYİT MUSTAFA EL'BEKRİ - ŞEYH ŞEMSEDDİN MUHAMMED EL'MUTTAKİ - ŞEYH MAHMUD EL'KERVİ - ŞEYH ABDULLAH SERFAVİ - ŞEYH MUHAMMED EBUL NECA - ŞEYH ALİ EL'TAVFİ - ŞEYH İBRAHİM'ÜL ŞEMARIKİ - ŞEYH SEYYİD HACE MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ.

3 - Seyyid MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'nin EKBERİYYE SİLSİLESİ:

HAZRETİ MUHAMMED (S.A.V.) - ALİ BİN EBİ TALİB (K.V.) - ŞEYHÜL EKBER MUHİDDİNİ ARABİ - ŞUEY HASAN - İSMAİL ÜZZÜBEYDİ - EBÜL'FETH OSMAN'ÜL MERAGİ - ZEKERİYEL ENSARİ - ABDÜL VEHHABİ ŞA'RANİ - ALİYYÜŞ'ŞENAVİ - EBÜL MEVAHİB AHMED İBNİ ABDÜL KUDDÜS - SAFİYÜDDİN AHMED İL MEDENİ - İBRAHİM İBNİL HÜSEYN'ÜL KÜDİYYÜLMEDENİYYÜL MELÂMİ - MUHAMMED'ÜL BÜDEYRİ - MUSTAFA EL BEKRİ - MUHAMMED ŞEMSÜDDİN - MAHMUDİ KÜRDİ - ABDULLAHI ŞARKAVİ - ALİYYÜT TAAVFİ - MUHAMMED EBÜNNÜCEBA - İBRAHİM'ÜŞ ŞEMARIKİ- SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ.

4 - Seyyid MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'nin ÜVEYSİYYE SİLSİLESİ:

HAZRETİ MUHAMMED (S.A.V.) - ALİ BİN EBİ TALİB (K.V.) - ÜVEYSÜL KARANİ - MUSEBNİ YEZİDİ RAİ - EBU İSHAK İBRAHİM İBNİ ETHEM - ŞAKİKİ BELHİ - EBU ÖMER'ÜL ISTAHRİ - EBU CAFERÜL HADDAD - ŞEYH CÜNEYDİ BAĞDADİ - MİMŞADI DİNEVERİ - MUHAMMEDÜL BEKRİ - ŞEYH VASİYYÜDD İN'ÜLKADİ - EBÜNNECİBİ SÜHREVERDİ - ŞİHABÜDDİNİ SÜHREVERDİ - NECİBÜDDİN ALİYYİ ŞİRAZİ - ADBÜSSAMEDİ ŞEBÜSTERİ - MAHMUDİ İSFAHANİ - YUSUF'I ACEMİ - HASANI ŞEBÜSTERİ - AHMET ÜS ZAHİDİ -MUHAMMED'ÜL VASITİ - EBU YAHYA ZEKERİYYEL ENSARİ - ABDÜL VEHHABİ ŞARANİ - NUREDDİN ALİ İBNİ ABDÜL KUDDUS - SAFİYÜDDİN AHMET İBNİ MUHAMMED'ÜL MEDENİ - İBRAHİMÜL HÜSEYNÜL KÜRDİYYÜL MEDENİYYÜL MELÂMİ - TAHİR'ÜL MEDENİ ABDÜL GANİYYÜL NABLUSİ - MUSTAFA EL'BEKRİ - MUHAMMED ŞEMSÜDDİNÜL HANEFİ - MAHMUDİ KÜRDİ -ABDULLAHI ŞARKAVİ - ALİYYİT TAVFİ - MUHAMMED EBÜN NÜCEBA - İBRAHİM'ÜŞ ŞEMARIKİ - SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ.

İslâm'da Melâmiliğin Tarihi Gelişimi.
Yusuf Ziya İNAN / 1976


 

Bu mesaja verilen yanıtlar: (yanıtları görmek istemiyorum)

Salih Altındağ (13.05.2010 23:09) Cevap yaz | Yazılmış 1 cevabı oku
- IV - SEEYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİYYÜL MELÂMİ'NİN ESERLERİ. Seyyid'in eserlerinini tesbit eden Bursalı Mehmet Tahir 46 risale ve kitap ismi vermiştir. Bunlar: 1 - Mecalis Zehra ... devam ediyor

 
 
13.05.2010 23:06:00        Bu mesajı cevapla. Bu mesaj şu mesaja yanıt olarak yazılmıştır. Bu mesaja 1 adet yanıt yazıldı >>>
 
- II -



ÜÇÜNCÜ DEVRE MELÂMİLİĞİN KURUCUSU SEYYİD



MUHAMMED NÛR'ÜL ARABİ'NİN HAYATI









Seyyid Muhammed Nûr hakkında yazılı vesaik çok azdır. Öğrencilerinden pek çoğunda Seyyid'in el yazması menakıbı mevcut ise de bunlardan kitap halinde basılmış olanına raslanmıyor. El yazması hayat hikayeleri içinde BURSA'LI MEHMET TAHİR efendinin eseri meşhurdur. Mehmet Tahir efendinin kaleme aldığı MENAKIB-I ŞEYH HÂCE MUHAMMED NÛR'ÜL ARABİ MELÂMET VE BEYANI AHVALİ MELÂMİYE isimli eser en önemli menakıbnamedir. İstanbul'da 1930 yılında basılan ABDÜLBAKİ GÖLPINARLI'nın MELÂMİLİK VE MELÂMİLER isimli eserinde de Seyyid'in hayat hikayesi verilmiştir. Bu eserin aciz yazarı bendeniz Yusuf İnan da 1971 yılında İstanbul'da SEYYİDÜL MELÂMİ MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ (Hayatı - şahsiyeti - eserleri) isimli kitabımızı yayımlamıştık.. Bundan başka MELÂMET isimli esermizin önsözünde de Seyyid'in hayatı ve özelliği hakkında bilgi verilmiştir. (13)

Seyyid Muhammed Nûr, Hicri 1228, miladi: 1813 yılında Mısır'da Mahallet'ül Kübra kasabasında doğdu. Çok küçük yaşta yetim kalmıştır. Babası Seyyid İbrahim'ül Kutsi, 1817 yılında vefât ettiği zaman Muhammed Nûr henüz 4 yaşlarındaydı. Seyyid Muhammed Nûr'un 4 yaşında dayılarının yanına ve orada kaldığı bilinmektedir. Bu aile muhitinde aldığı ilk terbiye tasavvufla ilgiliydi ve çevresinde ilk duyduğu sözler tevhid ve tasavvuftu. Zira dayıları tasavvuf ehli kimselerdi ve evlerinde daima tevhid sohbetleri yapılırdı. Seyyid yedi yaşına girince ilk kitabî tedrisata başlamak üzere CAMİ'ül EZHER'e gönderildi. Hicri 1235 (miladi: 1819/1820) yıllarında geldiği Cami'ül Eaher, onun yetştği ve dokuz yıl öğrencilik yaptığı önemli bir aşamadır. 1235 den 1244 yılına kadar Seyyid Cami'ül Ezher talebesidir.



Cami'ül Ezher'de hocası ŞEYH HASAN'ül KUVEYŞNİ'ir. Bu büyük insan, öğrencisindeki istidadı keşfetmiş, onunçok önemli bir varlık olduğunu sezmiş ve öğrencisinin yetişmesinde özel bir gayret ve ilgi göstermiştir. Hiç fedakarlıktan kaçınmayan Hasan efendi hazretleri gerçekten dirayetli bir hoca idi. Öğrencisinin eksiklerini görmüş, onu tamamlamak ve istikbale ait meselelerine ışık tutmak için elinde gelen her şeyi yapmıştır. Seyyid, bu büyük hocanın himayesinde ve rehberliğinde gerekli bilgileri edindi, din ilimlerini, hadis ilimlerini orada öğrendi. İlim ve irfan bakımından mükemmel bir genç olarak yetişti. 1244 yılında artık yetişmiş, gelişmiş, ilim ve irfan sahibi bir genç hüviyetiyle toplum içindeki yerini almaya hazırdı. Hocası ve şeyhi Hasan'ül Kuveyşni'nin istek ve tavsiyesi üzerine Yanyalı şeyh AHMED ile birlikte 1244 yılında MISIR'dan YANYA'ya gitti.

Seyyid Muhammed Nûr, Yanya'da dokuz ay kaldı ve burada Nakşibendi şeyhi YUSUF efendi ile halvet oldu. Şeyh Yusuf'un ilim ve irfanı onu etkiledi. Şeyh'e Mürid oldu; Bu biyat ile Seyyid, Nakşibendi tarikatına intisap etmiş oluyordu. Seyyid, Şeyh Yusuf'dan tarikat erkânı ve tevhid ilimlerini öğrenirken diğer yandan şeyhin damadı TALAT efendiden de ilim ve hadis ve müsbet bilgilerle ilgili ilimleri tedris etmekteydi. Böylece Seyyid hem manevi, hem dni, hem de ilmi konularda yetişme ve glişme imkanlarını bulmuş oldu. Yanya'da dokuz ay içinde Nakşibendî tarikatını hatmeden ve manevi mertebeleri alarak kemâl bulan Seyyid Muhammed Nûr, şeyhi yusuf efendinin talimatı ile tekrar yollara düştü ve MEKKE'ye gitti. Mekke'de karşılaştığı, intisap ettiği ve sohbetlerinde bulunduğu şeyhler, sofiyu ve dostları Seyyid üzerinde çok derin tesirler icra ett. Şahsiyeti gelişmiş, mana sırlarına vakıf olmuştu ve artık ilk hocasının yanına dönmesi gerekiyordu. Mekke'den ayrıldı. Mısır'a hocası Hasan-ül Kuveysni'nin makamına vasıl oldu. Bu gelişmelerin manevi yönüne baktığımız zaman Seyyid'in büyük bir aşama içinde olduğu anlaşılır. Çünkü bu devre içinde Seyyid mana aleminde HAZRETİ RESULULLAH ile buluşmuştur. Hazreti Resulullah'ın huzurunda CENABI RİSALET'in kutsal dizlerini öpmüş ve manevi mertebeler ihraz etmiştir. Bilahare Câmi'ül Ezher'e giren Seyyid, burada şeyh HASAN'ın iltifatlarına nail olmuştur. Seyyid Muhammed Nûr'ül Arabi hazretleri bu olayı şöyle anlatır:

[[ Baktım ki bir zat makamı Ali mahallinde. Fakire ilham oldu ki bu HABİBULLAH'dır. Korktum ve huzuruna gittim. Dizini öptüm. bana dua eyledi ve arkamı mesh etti.. Badehu (GİT) dedi. Camii tarafından olan kapıdan cami'e nazar eyledim; makamı kebir hali.Asla insan yok, geri döndüm. Mihrap'ta HAZRETİ RİSALET'i bulamadım. Yine sokak tarafından olan kapıdan serian çıktım. Makama döndüm.Nas dolu. Kezalik Cami nas dolu. ]] Seyyid hazretlerinin anlattığı bu teceliyi Şeyhi Hasan Efendi hissetmiştir. Talebesi Muhammed Nûr'ül Arabi'ye kavuşunca, O'na:

[[ - Sende ilmi vehbi inkişâf etmiştir. Hak sırlarına âgâh oldun, makamı Mahmud'a vardın, rum iline azimet eyle, irşad ile görevlisin ]] diyecektir.

Görülüyor ki 1244 / 1245 yılları Seyyid Hazretlerinin manevi ve maddi yücelişini süsleyen ve onu yüksek hallere eriştiren bir devirdir. Hakk sırlarına erişmesi mümkün olmuş, ezelde takdir olunan tecelli etmiş, istidadın iktisabı bu devrede aydın bir şekilde şuurlanmıştır. Nitekim Mısır'a gelen Seyyid aynı yıl irşad görevi ile tekrar seyahate çıkacaktır. Zira şeyh Hasan'dan yeni bir manevi emir almış bulunmaktadır.

1245 (1829/1830) yılı sonlarında Seyyid Muhammed, şeyhinin emrini yerine getirmek üzere İskenderiye'den bir gemiye bindi ve Mısır'ı terketti. İlk durak Antalya'dır. Tıpkı Onikinci asırda Anadolu'ya gelen ve İslâm dünyasında Şeyh'ül Ekber olarak şöhret yapan büyük veli Muhyiddin İbnül Arabi gibi Seyyid Muhammed Nûr hazretleri de aynı şekilde Anadolu'da ilahi emri ve tasavvuf akidelerini anlatmak, yetişmek ve yetiştirmek üzere seyahat ediyordu.

Antalya'dan itibaren köy köy,şehir şehir tüm Anadolu'yu geze geze Gelibolu'ya varan Seyyid hazretleri irşad görevine Türk illerinde başlamış oluyordu. Bunun sebebi vardı, Türk'ler İslâm'ın sırrı idi,Türk halkı imanında halis ve samimi, Hazreti Muhammed'e bağlılıkta en ileri idi. Türk illeri asırlardır sırrı Muhammedi'nin çiçek açtığı bahçeler halindeydi, İslâm velileri ancak bu bereketli topraklarda ve bu gönlü açık ihlas sahibi insanlar arasında mutlu olmuşlar, burada İslâm meşalesini tutuşturmağa devam etmişlerdi. İslâm'ın en büyüklerinden olan Muhiddini Arabi tâ işbiliyye (Endülüs - İspanya) dan Anadolu'ya gelmemiş miydi? Mevlâna hazretleri Asya'dan Konya'ya göç eden bir gönül kafilesinden biri değil miydi? Şemsi Tebrizi'yi Anadolu'ya iten sır bu aşk ve mana zenginliği olmamış mıydı? Evet, veli ve kutup olarak doğan bu genç adam, Muhammed kokusunun burcu burcu koktuğu, İslâm inanç ve aşkının ihlas ile yaşadığı insan gönülleriyle sarmaş dolaş olacaktı, aslına gidecekti, muhtaç olduğu, tâ içinde hissettiği bu sıcak havayı bulacak, mana hazlarını tadan ve o mana içinde yaşayanların yanında olacaktı, onlara kendi sırlarını fısıldayacak, onlara Muhammed aleyhisselâm'ın emanetlerini tevdi edecekti. Bu, ezel sırrı idi ve edebiyat bu anlayış ve güzellik içinde inkişafına devam edecekti. Seyyid Muhammed Nûr, gönlündeki tüm zenginlik ve heyecanla Anadolu'ya geçmiş, orada gelmiş-geçmiş bütün mana sultanlarının anılarını tekrar tekrar yaşamıştı. Anadolu ve Rumeli'ye dağılmış Müslüman Türklere mana sırlarını tekrar hatırlatmak, onların dünyasında Resul'ün sırrını paylaşmak ve ilim-irfan çerağını yakmak ne büyük bir saadetti.Varisi Nebi olanlara has ve onlara layık bir görevdi bu. Anadolu'yu baştan başa dolaşan ve Rumeline azimet eyleyen Seyyid hazretleri Mevlâna, Muhiddini Arabi, Hacı Bektaşı Veli, Hacı Bayramı Veli'nin iman aydınlığını tazeleyecek, Türklere geçen iman meşalesini bir daha tutuşturacak ve ondokuzuncu asırda gittikçe kalıplaşan ve kabuk bağlamaya başlayan İslâm akidesine yeni bir hareket, yeni bir ruh ve yeni bir aydınlık getirecekti.

Seyyid Muhammed Nûr Gelibolu'dan Selanik'egeçti. Bir süre orada tevakkuf etti, fakat fazla kalmadı. Bu şehir onu cezbetmiyordu. Selanik'ten SEREZ'e geçti. Serez medresesinde kendisine müderrislik teklif edildi. Teklifi kabul etti ve bir müddet Serez medresesinde Müderrislik (profesörlük) yaptı. Fakat Serez'e yerleşmeyi düşünmüyordu. Bir süre sonra Demirhisar, Doyran, Ustrumca ve Koçana taraflarını gezdi. Üsküp valisi Hıfzı Paşa Koçana'da modern bir medrese yaptırmıştı. Koçanalılar kısa zamanda şöhret yayılan genç alim Seyyid Muhammed Nûr'a, yeni medresede müderrislik teklif ettiler. H.1249 senesinde yapılan bu teklifi Seyyid hazretleri kabul etti. Ve Seyyid Muhammed Nûr, Koçana'ya yerleşti. 1249 (1834) de vuku bulan bu olay bir müddet sonra Koçanalılara biyik şeref bahşetti. Zira 21 yaşındaki genç müderris Seyyid Muhammed Nûr, Koçana camiinde insan idrakini aşan yüksek evsafta verdiği vaazlarda herkesi kendine hayran bırakmış, Ramazan ayında ise Kaside-i imaliyeyi Türkçe şerh ederek okumuştur. Şerhlerinde üstün bir başarı göstermiş, ilim, irfan ve fazileti ÜSKÜP valisinin de kulağına gitmişti.Vali HIFZI Paşa 21 yaşındaki bu üstün vasıflı müderrisi merak edip yakından görmek ve tanımak istemiş ve kendisini ÜSKÜP'e davet etmişti. Seyyid hazretleri bu daveti kabul ederek vali ile görüşmek için ÜSKÜP'e geldi.

Vali, genç bilgini davet ederken O'nun ilmi kişiliğini ölçmek ve şahsiyeti hakkında gereken kanaati edinmek için hiç bir tedbiri ihmal etmedi. Üsküp ulemasını keyfiyetten haberdar etti ve Seyyid'in davetine icabet ettiğini, bilginlerinde bu meclis ve toplantıda hazır bulunmalarını istedi.

Üsküp uleması (bilginleri) Vali'nin huzurunda toplanmıştı. Genç müderris Seyyid Muhammed Nûr içeri girince bir şaşkınlık ve hayret dalgalanması olmuşdu. Seyyid, 21 yaşın bütün canlılığı içinde sanki yaşlandıktan ve olgunlaştıktan sonra gençleşmiş de şahsiyetini bulmuş intibaını veriyordu. Heybetli bakışlarında zekâ ve iman, yüzünde emniyet ve nuraniyet vardı. Âlimler kalplerinde bir kımıldanış olduğunu hissettiler.Seyyid, hepsine ayrı ayrı selâm verirken onların içindekini okuyor, ya da onların ilimlerine hükmediyor gibiydi. Nitekim konuşmalar geliştikçe sonsuz bir derya ile karşılaştıklarını anlamakta gecikmediler. Üsküp bilginleri, hocası, müderrisi, şeyhi ve cemaati ile birlikte 21 yaşında ki bu müderrisin önünde baş eğmişlerdi. Seyyid Muhammed Nûr'un gayb aleminden gelen bir hakikat sırrı olduğunu kabul ve teslim etmişlerdi.

Hıfzı Paşa bu ilim meclisinde Seyyidi yakından tanıdı, ilim ve irfan sahibi olduğunu gördüğü bu harika insana hem sevgi, hem de hayranlık duydu. O'nun her şeyi bildiğine,maddi ve manevi ilimlere sahip olduğunua ve her şeyden haberdar bulunduğuna inandı. Gayb bile bu gencin avuçları içindeydi sanki. Öyle bir his geldi ki, Seyyid Muhammed Nûr, ezel ve ebed sırrına sahiptir ve gördükleri arasında Varisi Nebi olacak tek insandır. Bu inanç ve hayranlık içinde Seyyid'e bağlanan vali Hıfzı Paşa çocuklarının eğitimini de O'na tevdi ve teslim etti.

Hıfzı Paşa'nın hanımı çocuklarının Seyyid'in eğitimine ve terbiyesine tevdi edilmesine ses çıkarmadı. Fakat müderris Seyyid hazretlerinin Üsküp'de kalmasını şart koştu. Nûr'ül Arabi hazretleri bu teklifi kabul edemiyeceklerini, Üsküp'de oturmak istemediklerini beyan ettiler. Çocukları Koçana'ya göndermelerini istediler. Paşanın hanımı çocukları Koçana'ya göndermeye razı olmayınca Paşa başka bir teklif yaptı. Seyyid hazretlerinin teklifini kabul etmelerini rica ettiler. Hıfzı Paşa'nın müşgül durumda kalmaması ve onu kırmamak için bu yeni teklife evet diyen Seyyid hazretleri, böylece senenin altı ayında Koçana, altı ayında da Üsküp'te ikamet etmeye razı oldu.

1255 tarihinden 1259 tarihine kadar 4 yıl Üsküp ve Koçana'da ikamet eden Seyyid hazretleri kısa zamanda geniş bir muhit edindi. Mürşid ve müderris olarak pek çok talebe yetiştirdi. Paşanın çocukları, Paşanın bizzat kendisi ve o civarın bir çok tanınmış bilgin ve hocası O'naa biat etti. O'nun öğrencisi olmayı şeref telakki ettiler. Bu devre içinde (Hicri: 1255 - 1259) Seyyid Muhammed Nûr'ül Arabi Melâmiliğin FENA MERTEBELERİ'ni tedris ediyorlardı. Bu mertebeler: Tevhidi ef'al, Tevhidi sıfat ve Tevhidi zât mertebeleridir. Bir yandan melâmilik yolunda gençleri yetiştirirken diğer yönden tasavvufu adeta tevhid edici bir merkez haline getiriyordu. Çeşitli tarikatları nefsinde toplayan Seyyid Hazretlerine KAZANLI ABDÜLHALİK efendi nakşibendiye tarikatına ait sırları da tevdi ve emanet etmiştir.

Rumelinde şöhreti yayılan ve tarikat pirleri tarafından kendisine şeyhlik ve pirlik tevcih edilen Seyyid Muhammed Nuûr'ül Arabi, bunca tesir ve şöhrete rağmen rahatsızdı, içinde büyük bir manevi susuzluk, manevi bir açlık vardı. İçindeki bu coşkunluğu dindirmek, bu susuzluğu gidermek için daima daha büyük bir üstad arıyor ve gönlü O'nu Mekke'ye çekiyordu. Bir gün müritlerinden NEBİ efendi'ye içini açan Seyyid Hazretleri şöyle buyurdular:

[[ Bize bu ilmi zahir kifaye etmez. Mekke ve Beyt'i şerif, Mürşidi Kâmil'den hâli değildir. Kendimize bir mürşidi Kâmil arayıp bulmamıza fırsattır]]

Seyyid Muhammed Nûr, bu sebeple Hacca niyet ettiler. Müridleri haberdar edildi. 470 kişi Seyyid ile birlikte Hac farizasını yerine getirmek üzere Mekke'ye hareket etti. Seyyid Muhammed Nûr ve Dervişleri 14. Şaban. 1259 tarihinde Mekke'ye vardılar. Seyyid Muhammed Nûr Hazretleri aynı gün Mekke'de DERVİŞ MEHMET'e mülaki oldu: (9. Eylül. 1843 - 14. Şaban. 1259 pazar günü.)

Derviş Mehmed'in zamanın kutuplarından olduğu ve hazreti Nûr'un gayb'dan aldığı bir emirle Mekke'ye geldiği ve Ondan manevi sırlar aldığı anlaşılıyor. 9/Eylül/1843 tarihi bu bakımdan Seyyid için çok önemli bir gündür. Derviş Mehmet, Seyyid'le karşılaştıktan sonra hemen onunla halvet olur. Derviş Mehmed'in emri ve talimatıyle erbain çıkaran Seyyid hazretlerine bizzat Resuli Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem tarafından bekâ mertebeleri tarif edilir.

BEKÂ MERTEBELERİ: Cem, Hazretül Cem, Cemi'ül Cem'dir. Bu hac farizası yerine geldikten sonra Seyyid hazretleri, Trabzon'lu şeyh Mustafa efendi ile görüşür, Mustafa efendi Seyyid hazretlerine Nakşibendi icazeti verir. Trabzon'lu Mustafa efendi ile birlikte Medine'i Münevvereyi ziyaret ederler.

1843 yılı haccından dönüş Medine - Mısır yolu üzerindendir. Ve bu dönüş sırasında YENBU denen mıntıkada Seyyid Muhammed Nûr hazretlerine manen (AHADİYYETÜL CEM) makamı telkin ve tebşir edilir. Böylece Melâmilikte temel mertebeler tekemmül etmiş ve Seyyid hazretleri ÜÇÜNCÜ DEVRE MELÂMİLİĞİN PİRİ VE KURUCUSU olmuştur.

Seyyid hazretleri Hac farizası için Mekke'de iken Üsküp valisi bulunan Hıfzı Paşa valilikten alınmış yerine SERVİLİ SELİM PAŞA diye bilinen Selim Paşa Vali olmuştu. Hac'dan dönen Seyyid hazretleri yeni vali ile tanıştı ve kısa zamanda O'nu da tesiri altına aldı. Bir süre sonra Selim Paşa, Seyyid'in müritleri arasına girmiş bulunuyordu.

Selim Paşa, Üsküp valiliği devamınca Seyyid'e hizmet etti. Fakat bir müddet sonra Selim Paşa, İstanbul'a Hassa müşiri olarak tayin edildi. Pek çok sevdiği mürşidi ve hocası Seyyid'den ayrılmak istemeyen Selim Paşa, Seyyid'in emrine uyarak yeni görevi kabul ve İstanbul'a hareket etti. Ne var ki mürşidi O'na İstanbul'a geleceğini vâd etmişti. Bu vâdi unutmayan Selim Paşa İstanbul'da göreve başladıktan sonra Şeyhini hemen davet etti.

Seyyid Muhammed Nûr (k.s.) , müridinin davetini kabul ederek 1266 hicri yılında, Miladi 1849 tarihinde İstanbul'a teşrif ederek altı ay misafir kaldı. İstanbul'a bu ilk seyahatinde Hazreti Nûr pek çok İstanbullu ulema ile tanıştı. Konaklar da tertip edilen sohbetlere katıldı, tekkeleri gezdi, bir çok şeyh ve alimle dostluk etti. O'nunla konuşan herkes ilmini teslim ediyor, O'nunla tanışan her insan, şeyh olsun derviş olsun, hoca olsun, herkes O'na biat etmek istiyordu. Altı ay süre ile İstanbul'da pek çok zevat O'nun manevi feyzini aldı, pek çok genç ilim ve irfan ile bezendi O'nun huzurunda. Tesiri ve şöhreti İstanbul'da yayılmıştı. Tevazu iççinde yaşamayı seven Seyyid hazretleri bu alayiş ve gösterişlerden rahatsız oldu. Paşanın ısrarına rağmen misafirliğini uzatmak istemedi aynı yıl içinde İstanbul'dan Üsküp'e döndü.

Seyyid Muhammed Nûr Hazretleri, 1850 senesine kadar melâmet'i açıkça ilan etmiyor, tevhid akidesini Nakşibendi usulü üzere tedris ediyordu. İstanbul'dan Üsküp'e dönünce bir süre sonra Üsküp'ten ayrılmak zorunda kaldı. Zira o sırada vilayet merkezi Üsküp'ten PİZREN'e alınmıştı. Seyyid hazretleri de 1850 (Hicri: 1267) yılında Üsküp'ten Pizren'e nakli mekan etti.

Muhammed Nûr'ül Arabi Hazretleri 15. Rebiülahîr. 1267 cuma gecesi Tevhid akidesini melâmet süluku üzerinden neşre mezuniyet aldı ve ertesi günü yani 16. Rebiülahîr. 1267 - 18. Şubat. 1850 cumartesi günü Alay imamı Hamit, Tabur imamı Ali ile Tabur katibi ve üç yüzbaşıyı teveccühe alarak onlara tevhid akidesini talim etti. Bu biatlerden üç gün sonra İskodra ulemasından Şaban fendi de müritleri arasına katılıyordu. (21. Şubat.1850)

1850 yılına kadar çeşitli tarikatlar adına ve o tarikat erkânı üzerinde ders veren ve şeyhlik yapan Seyyid hazretleri bu tarihten itibaren artık Melâmilik adıyle anılan TASAVVUF VE TEVHİD NEŞESİNİ TELKİN VE TEDRİS etmeye başlamıştır.

Pizren'de iki yıl kalan Seyyid Muhammed Nûr (K.S.) , 1269 (Miladi: 1852) de, Üsküp'e döndü. Aynı yıl Müşir Çerkez İsmail Paşa kendisine biat etti ve Paşa'nın davetiyle Manastır'a giden Seyyid, burada, üç ay süre ile, subaylara varidat şerhini okuttu.

Seyyid artık bir tarikat şeyhi değil, insanlığı hedef alan ve insan haysiyetini her şeyin üstüne çıkaran, ilim, ahlak ve irfan ile tezyin edilmiş bir inancın temsilcisi, yayıcısı, Hazreti Muhammed'i terennüm eden ve ona dönüşü savunan bir tevhid sembolüdür. Bu hüviyetiyle o, asrının reformatörüdür, bu kişiliği ile o, mana ve maddenin, ilim ve imanın tek temsilcisidir. Onun içindir ki zamanın münevverleri O'na bakmakta ve o'da münevverlere dönük bir mürşid olarak insanlığa mutlu bir yarını müjdelemektedir. Seyyid hazretleri bu sebeple, Manastır da askeri öğrencilere ve subaylara hitap etmeyi, onlara bir şey öğretmeyi kendine vazife bilmekte ve varidat şerhini okutmaktadır.

Seyyid okumayı İslâm'ın temel prensibi kabul ediyor, Allah'ın Peygamberine de ilk emri oku'dur. Okumak, bilmek ve ihlaslı olmak İslâm'ın ve imanın şartıdır. Bu temel prensipten hareket eden Seyyid hazretleri,müslümanlar arasında kardeşlik ve sevginin asıl olduğunu savunuyor, yardımlaşmanın lüzumu üzerinde duruyor, herkesi ve her şeyi hoş görürken bize mükemmelin tarifini yapıyordu. O'nun bu insanlığa dönük hüviyetidir ki pek çok kişiyi tedirgin etti. Hele o'nun münevver gençlere dikkat etmesi, kurtuluşu kültür ve irfan da görmesi yobazların infialine, taassubun kendisine karşı teşkilatlanmasına sebep oldu. O kadar ki Seyyid'in ilim ve irfan sahibi gençlere, subaylara, münevverlere karşı bu yakın ilgisi yobazlar tarafından hemen istismar edildi. Kalabalık bir mutaassıb ve yobaz gurubu aralarında toplanarak Padişah Abdülaziz'e jurnal'da bulunma kararını aldılar.

Yobazların şikayet mazbatası 1285 (Miladi: 1868) yılında hazırlanıp Padşah Abdülaziz'e gönderildi. Hükümdar, şikayetin telkinini ve karara bağlanmasını şeyhül İslâmâ havale etti. Tahkikat açıldıktan sonra Zaptiye Müşiri Hüsnü Paşa müdahale etmek ihtiyacını duymuş, tahkikatı durdururken Seyyid hazretlerine bir mektup yazmış ve kendilerinin İstanbul'a gelmesini rica etmişlerdi. Bu şekilde Seyyid'in Şeyhül İslâm ile görüşmesi sağlanıyorve yobazların şikayetinin yersizliği gösterilmek isteniyordu. Hüsnü Paşa müdahalede bulunarak tahkikatı durdurmakla kalmıyor, Seyyid'in kudretini de saraya ve diyanete empoze etmek istiyordu.

Seyyid Muhammed Nûr (K.S.) , Hüsnü Paşanın nağmesini aldıktan sonra durumu kavramakta güçlük çekmedi. Damadı Abdürrahim Fedai Hazretlerini de yanına alarak hemen İstanbul'a hareket etmişlerdi. Hüsnü Paşa ve diğer rical kendisini tazim ve merasimle karşıladılar. Seyyid hazretleri bu defa da İstanbul'da altı ay kaldı. Şeyhül İslâm ile de görüştü. Çeşitli ilmi sohbetlere, manevi meclislere iştirak etti.Tekke ve camilerde yapılan toplantılarda vaazlar verdi. Devrin bilginlerini, şeyhlerini hocalarını ve mümin halkı kendine hayran bıraktı. Seyyid'i tanıyan İstanbul uleması ve devlet ricali, Rumelindeki mutaassıb yobazların şikayetini haksız ve iftira olarak kabul ettiler. Seyyid bu geniş ilim ve irfan muhitinde gereken etkiyi yaptıktan ve herkesi ikna ettikten sonra tekrar Üsküp'e döndü.

1868 yılında vuku bulan bu ikinci İstanbul seyahati de altı ay sürmüştü. Ne var ki İstanbul seyahatlerinde yeni dostlar, yeni yeni müritler edinen Seyyid hazretleri sık sık İstanbul'a davet mektupları almaya başladı. Bilhassa Bosna valisi Osman Paşa ile müşir Hüsnü Paşa'nın ısrarlı davetlerine karşı koyamadı, 1869 yılı sonlarında üçüncü defa İstanbul'a gitmeye mecbur kaldı. Bu üçüncü İstanbul seyahati beş ay sürdü.Seyyid hazretleri yine İstanbul ilim ve irfan meclislerinin baş tacı omuş, herkesten hürmet görmüş, İstanbul'da yaşayan veliler ondan feyz almış, alimler O'nun sohbetlerinde huzur bulmuşlardı. Her gelişinde olduğu gibi bu sefer de geniş bir münevver gurubu Seyyid'e biat etmiş bulunuyordu.

Hazreti Nûr,1869 tarihinde geldiği İstanbul'dan 1870 baharında ayrıldı. İstanbul'dan Üsküp'e dönerek irşad görevine devam etti. Üsküp ve Manastır havalisindeki münevverler üzerinde duran Seyyid hazretleri irşad vazifesine devam ediyor, İlmine ve irfanına hayran olan gençlerin davetini kabul ediyor onları maddi ve manevi yönden yatiştirmeye çalışıyordu. O'nun çevresinde toplanan münevverler yeni bir ruh ve anlayış kazanarak hayata yepyeni bir inanç ve güçle atılıyorlardı. O kadar ki yirminci asrın başlarında çeşitli imkansızlıklar ve zorluklarla karşılaşacak olan Türk Subay ve münevverleri Manastır ve çevresinden aldıkları bu yeni ruh ile yenmesini bilecekler ve Türk İstiklâl mücadelesini gerçekleştirecekti.

1287 (Miladi: 1870) tarihinde Manastır'da Ruznâmeci HÜSNÜ bey'in sünnet düğününe giderken bir kaç gün Tikveş'te misafir kalındı. Tikveş'teki bu misafirlik Seyyid Muhammed Nûr'ül Arabi için çok büyük bir önem taşır. Seyyid Tikveş'te bulunduğu günler büyük bir manevi mertebeye erişmiş ve 24. Eylül. 1870 (Hicri: 27 Cemaziyelahir.1287) tarihinde KUTBİYET makamı verilmiş ve o gün GAVSİYYETİ tebliğ ve ilan edilmiştir.

Manevi alemin sahibliği ve kutbiyyet tecellisi Seyyid'in hayatında büyük değişiklik yaptı. O ana kadar kenarda sessiz kalmayı tercih eden Seyyid hazretleri için artık öne geçmek ve manevi futuhatı tamamlamak farzı ayn olmuştu. Hicri 1288 (Miladi: 1871) yılında yanına Şerif efendiyi alarak Şeyhül İslâm Mir Muhtar Ahmed Efendi'nin misafiri sıfatıyla İstanbul'a dördüncü seyahatini yaptı.

Bu seyahatinde İstanbul'da HARİRİZADE'nin BOYACIKÖYÜ'ndeki yalısında misafir kalan Seyyid Muhammed Nur, burada İstanbul'un bütün velilerinin biatını alıyor, mana ve ilim sultanları, devrin arifleri O'nun nurlu varlığının etrafında pervane gibi dönüyor, her uyanık kalp O'ndan bir ilahi lema almak için çırpınıyordu. 1871 senesinde vuku bulan bu dördüncü İstanbul seyahati denilebilir ki ÜÇÜNCÜ DEVRE MELÂMİLİĞİN ZAFER YOLCULUĞU olmuştur.Seyyid hazretleri bu seyahatinde bütün şeyh ve bilginleri melami olmaya davet etmiş ve hepsinden biat almıştır. Mürefte'li Hoca Abdullah Hulusi efendi, Evkaf müfettişi Hacı Tevfik efendi, Mısır mollası Kamil efendi, Mevlevihane kapusu Tarsus Rıfai şeyhi Ahmed safi efendi gibi zevat melamiliği kabul eden bilginler kafilesi arasında idi.

1871 yılının bir kaç ay'ı İstanbul'da geçti. Seyyid Muhammed Nur (K.S.) , ancak yıl sonunda İstanbul'dan ayrılabildi. Fakat Üsküp'e dönmekle beraber İstanbul ile irtibat kesilmedi ki bu devrede hazretin çeşitli kerametlerine şahit olmaktayız. Mesela manen davet ettiği bazı kimselerin Üsküp'e gelişleri, onları karşılamaya adam göndermesi gibi olaylar sık sık tekerrür eder.

Seyyid hazretleri ısrarla İstanbul'dan davetler alır. Nihayet 1873 yılında İstanbul'a beşinci defa seyahat etmek imkanı doğar. Hazreti Nur, bu seyahatinde de İstanbul'da beş ay kalır.İstanbul'da Melamet neşesi yayılmış, onun arzuladığı şekilde münevverlerin gönül çerağları yanmış, irfan ve ilim ahengi kurulmuştu. Seyyid Muhammed Nur (K.S.) , Üsküp'e dönünce çok memnun ve mutlu idi.İstanbul yolculuğunun sonuçları sohbet konusu oluyor, ihvan da huzurlu bulunuyordu. Yine bu devrelerde Hazreti Nur'un değerli bazı halifelerini İstanbul'a görevli gönderdiği bilinmektedir. Üsküp'de ikamet eden Seyyid'in huzuruna gelen dostları O'nu Usturumca'ya davet ediyorlardı. Seyyid hazretleri onları kırmadı ve ihvanın isteğine tabi olarak Üsküp'ten Usturumca'ya nakli mekan etti. Böylece Hicri 1291 (miladi: 1874) tarihinden sonra Usturumca'da oturdu. Seyyid hazretleri melamiliğin yayılması için telkin ve vaazlarına devam ediyordu. Dünya'nın dört bucağına dağılan halifeleri O'nun fikirlerini, inançlarını ve irfanını yayıyor, kendileri de manevi irtibat halinde bu dostlar kafilesine himmet ediyorlardı. Seneler ilerledikçe ihvan da çoğaldı.

1879 yılında (Hicri: 1297) imparatorluk sınırları içindeki bütün ihvanlara Seyyid Hazretlerinin Hacc'a karar verdiği bildirildi. Kendileri de 110 seçkin ihvanı ile Usturumca'dan hareket ettiler. Hac farizasında bütün ihvanı bir araya getirmek mümkün oldu, ülkenin çeşitli bölgelerindeki melamiler tanışmak ve sohbet etmek imkanını da bulmuş oluyorlardı. Bu hacc'ında Seyyid hazretleri sessizce alemi beka'ya hazırlık yapıyordu. Fakat bunu çok az kimse anlayabildi. Zira bu hac dönüşünde ülkede kargaşalıklar çıkmış ve Arnavutluk'ta ihtilal patlak vermişti. Seyyid Muhammed Nur hazretleri bütün ihvanına verdiği talimatta: siyasetten uzak kalmalarını, kargaşalıklara karışmamalarını emrederek mesleğin manevi değerini ve ihvanını korumuş oldu. 1879 ihtilalinde gösterdiği basiretli tutum ve melamilerin çevredeki telkini ile olaylar fazla tahribat yapmadan duruldu. Seyyid hazretleri bu karışıklık günlerinde Rumeli'den ayrılmadılar. Ancak 1302 de (miladi: 1884) tarihinde tekrar hacc'a niyet ettiler ve 130 ihvanı ile Mekke'ye hareket ettiler. Bu hac farizası Seyyid hazretleri ve damadı Abdürrahim Fedai hazretleri için bir nevi veda hacc'ı idi. Nitekim bir yıl süren bu hac yolculuğunda Hazreti Nur'ül Arabi, bir çok ziyaretler yapmış, ihvanı ile uzun süre beraber sohbetlerde bulunmuş ve çeşitli ülkelerden gelen müritlerini uzun süre birlikte dolaştırmış, onlara son ilahi emir ve nehiyleri izah ettiği gibi melamet neşesinin tedris ve temadisi için gerekli derslerini vermiştir. Bir yıl süren bu hac yolculuğundan Üsküp'e avdet ederken Abdürrahim Fedai Hazretleri Süveyş kanalında vapurda vefât ettiler. (Hicri: 1303: Miladi: 1885) .

Usturumca'ya dönen Seyyid hazretleri 1885 yılından sonra artık Rumeli'den ayrılmadı. Yalnızlığını seviyor, ihvanından ayrılınca daima secde de ibadetiyle meşgul oluyordu. Fani hayatının sona ermekte olduğu günlerde ihvanına örnekler veriyor, İslâm dininde ilim ve irfanın yerini gösterirken Hazreti Peygamber'in şeriatına bağlılığın lüzumunu tekrar tekrar hatırlatıyordu. Nitekim bir gün gözşerinden rahatsızdır Seyyid hazretleri... Doktor getirilir ve Seyyid muayene edilir. Doktorun tavsiyesi şudur: (Göz sargısı çıkarılmadıkça eğilmek yasak) .

Doktor gittikten sonra ikindi namazı saati gelir. Seyyid hazretleri oğluna ezan okumasını ve gamet getirmesini söyler. Biraz sonra da imamet makamına geçerek ikindi namazı farzını kıldırır. Oğlu Şerif efendi bu hali görünce içinden (Babama ne oldu? Doktor eğilmesini yasak etti. Böyle hareket etmesi doğru mu?) gibi bir tüluat olur amma bunu edeben açıklayamaz. Fakat mümimlerin kalbinden kalbe yol vardır. Mana sırları sahibi seyyid, bu iç geçirmeyi hisseder ve duyar.

Namaz bitince selamını verir ve başını geriye çevirerek oğlu Şerif efendi'ye şöyle buyurur:



[[ - ŞERİF EFENDİ, ŞERİF EFENDİ, BİZ BİR REKAT NAMAZ İÇİN BİN GÖZ FEDA EDERİZ. SENİN SARGIN VE İLACIN DOKTORA KALSIN.]]



Eliyle gözündeki sargıyı çıkarıp atar. Tabii ki göz'de hiç bir ağrı kalmamıştır. Bu hareketi ile Seyyid hazretleri hem keramet gösteriyor, hem de namaza önem verilmesini şart koşuyor, öğrencilerine ilahi emre tebaiyetin delilini veriyordu. 1887 kışı bitmişti. Mart ay'ı gelmişti. Artık ilim ve irfan güneşi Üsküp'ten İstanbul'a, İstanbul'dan Mekke'ye kadar tüm ülkeyi aydınlatmış, üstadlar yetiştirmişti. Seyyid Muhammed Nur'ül Arabi, derin bir huzur içindeydi. Vazifesini yapmış olmanın rahatlığı O'nu daha da güzelleştiriyordu. 11 Mart 1887 Pazar günü dergah'ta fevkalade bir durum yaşandı. Seyyid, bütün ihvanını bir arada görmek istiyordu. Onlarla birlikte Allah'ın adını tekrarlamak, Resuli Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem'i saygı ile anmak, onlara bu hayatın geçici olduğunu bir daha hatırlatmak kararındaydı.

Seyyid'in arzusu yerine geldi. Civardan ihvanlar çağırıldı. O pazar usturumca'da fevkalade bir hava vardı. Seyyid Mısır'da doğmuştu amma hayatı hep Türkler arasında geçmişti. Türkçe konuşmuş, Türkçe yazmıştı; Damadı, torunları, evlatları, öğrencileri hep Türk'tü. Hepsine ayrı ayrı baktı, hepsinin hatırını sordu. Onlara insan sevgisinin gerçek ibadet olduğunu, dinin emirlerini yerine getirirken onun manasını anlamaları gerektiğini, taassub ve riya'dan kaçınmalarını, harama el sürmemelerini, helal rızık yemelerini, yalan söylemenin büyük günah olduğunu, ihlas sahibi olmalarını, taassub'un insanın imanını körleştireceğini, var olan her şeyin varedenden dolayı saygıya değer olduğunu hatırlattı ve sonra (FAİL HAK'TIR) dedi. (Bütün varlık O'nundur: Herşey O'ndan gelir ve O'na döner) hakikati üzerinde açıklamalarda bulundu. Ve sonra bu ezeli ve ebedi oluşun gerçek aydınlığını seyrederek tatlı tatlı tebessüm etti. Yakınlarına, artık veda anının geldiğini fısıldadı, ağlamanın İslâm'da yasak olduğunu, matem tutulmamasını tenbihledikten sonra ihvanına gidiş ve gelişin izafi bulunduğunu tekrar hatırlattı.

Herkes susuyor, kimse bir şey söyliyemiyordu. Vakit gelmişti. O'nun nurlu yüzü bu suret aleminden çekilecekti. Buna karşı konamazdı amma orada bulunanlar içlerinden (AH, O BİRAZ DAHA KALSA) diye geçiriyorlardı.

Seyyid hazretleri hepsiyle hellaştı. Bir kısmı evlerine döndü, bir kısmı da emir almak çin bekledi. O gece sabah olmuştu, fakat ihvan içten içe ağlıyordu. Seyyid hazretleri pazartesi günü son emirlerini verdiler, son görevler yerine getirildi ve artık ebedi yolculuğa hazırlık tamamdı. Nitekim o gece 1305 senesi cemaziyelahir'in 29.ncu gecesi, miladi: 12 Mart 1887 tarihinde saat iki de vafât etti. Peygamberlerin kendi odalarında defnedildikleri gibi SEYYİD MUHAMMED NÛR'ÜL ARABİYYÜL MELÂMİ deUSTURUMCA da vefât ettiği odasında defnedildi. (14)





----

(13) - Daha fazla bilgi için bak:



1 - MEHMET TAHİR BİN RIFAT,MENAKIB-I ŞEYH HACE MUHAMMED NÛR'ÜL ARABİ MELÂMET VE BEYANI AHVALİ MELÂMİYYE.

2 - ABDÜLBAKİ GÖLPINARLI,MELÂMİLİK VE MELÂMİLER, 1930 İstanbul.

3 - YUSUF ZİYA İNAN, Seyyid'ül Melâmi MUHAMMED NÛR'ül ARABİ - hayatı - şahsiyeti - eserleri. 1971, İstanbul.

4 - YUSUF ZİYA İNAN, İslâm ışığında yeni bir insancıl felsefe: MELÂMET, 1975, İstanbul.



(14) - Yusuf Ziya İnan, Seyyid'ül Melâmi Muhammed Nûr'ül Arabi (hayatı - şahsiyeti - eserleri: 1813 - 1887) , 1971, İstanbul

Sayfa: 11 - 26



İSLÂMDA MELÂMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ.



Yusuf Ziya İNAN / 1976


 

Bu mesaja verilen yanıtlar: (yanıtları görmek istemiyorum)

Salih Altındağ (13.05.2010 23:08) Cevap yaz | Yazılmış 1 cevabı oku
- III - SEYYİD HÂCE MUHAMMED NÛR'ÜL ARABİ'NİN ŞECERESİ 1 - SEYYİD MUHAMMED NUR'ÜL ARABİ'NİN SOY ŞECERESİ. Seyyid Muhammed Nur, soy itibarıyla Seyyidlerdendir ve ve on ... devam ediyor

 
 
13.05.2010 23:04:00        Bu mesajı cevapla. Bu mesaj şu mesaja yanıt olarak yazılmıştır. Bu mesaja 1 adet yanıt yazıldı >>>
 
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM



ÜÇÜNCÜ DEVRE



MELÂMİLİĞİ



Veya



Melâmiyye-i Nûriye devri



- I -



ÜÇÜNCÜ DEVRE MELÂMİLİĞİ VE ÖZELLİĞİ




Üçüncü devre melâmiliği, 19.ncu asırda Osmanlı imparatorluğunun Rumeli eyaletlerinde zuhura gelmiş ve Ustrumca - Üsküp'ten cihana yayılmıştır. Üçüncü devre melâmiliğin kurucusu Hace Seyyid Muhammed Nûr'ül Arabidir. Beşir Ağa'nın idamı ile tarih sahnesinden çekilen melâmiler uzun süre ortalıkta görünmemiştir. Ancak bu, melâmiliğin kaybolduğu anlamına gelmez. İnsan sevgisi ve serazatlığın simgesi olan melâmet, her asırda ve her düşüncede vardır, her tarikatın zirvesi gene melâmettir. Ne var ki bir gurup olarak, bir sistem ve yaşam tavrını uygulayanlar olarak melâmilik sırlıdır. Sırlanan şeylere ilgi, açık olandan fazladır. Bu nedenle melâmet gönüllerde dalga dalga eserken, zihinler istihfam ve tecessüsle dolmuştu. Bir ışık, bir ikaz bekleniyordu, o kadar. Ve Seyyid Muhammed bu ortam içinde melâmeti yeniden günün konusu haline getirmekte hiç zorluk çekmedi.

Her şey zamanında ve yerinde güzeldir. İnsanlık 19.ncu asıra girerken çok şeylere gebe idi. İnançta tecdid gerekiyordu. Gönül paslarını silecek bir ele ihtiyaç vardı ve İslâm alemi derin bir karanlığa bürünmüş, ızdırap çekiyordu. Taassub nefretle anılırken herkesde bir özlem vardı, hür ve idrakli bir inanç, istekli ve ihlaslı bir ibadet özlemi idi bu. Ve Batı silah üstünlüğü yanında medeniyet üstünlüğüne de sahip olurken her şeyden ileri olan İslâm alemi yavaş yavaş kendini yitirmişti. Ondokuzuncu asırda İslâm dünyasında doğanlar böyle bir arayışın içinde büyürken gözler her sahada yenilik görmek istiyordu. Seyyid Muhammed Nûr, böyle bir ortamda ve İslâm'ın en güçlü devletinin halkına iç özlemlerinin tahakkuk ettiricisi ve beklenen büyük kurtarıcı gibi görünmüşse bunda hem gerçek hem de ortamın payı vardır. Ve her şey zamanında ve yerinde güzeldir sözü bu olayda da kendini bir daha tescil ettirdi.

İslâm dünyasının taassub karanlığında Seyyid bir ışıktır. Erbabı şeriatın katı kalıpçılığı ve korkunç cehaletine karşı Seyyid, bir uyanış ve hidayettir. Ve bunu gören aydın Türk genci kendini melâmetin engin derinliğinde yüceltmek isterken daima bir yeni sistem özlemindedir. İşte Seyyid Muhammed Nûr, bu sistem ihtiyacını en iyi gören kişidir. O halde yeni melâmet bir inanç ve felsefe sistemi hüviyetiyle oluşacaktır. Oluştu da.

Melâmilik ondokuzuncu asırda artık sadece bir tavır ve neşe değildir. Onun mayasında tevhid ve tasavvuf vardı amma artık melâmet bir inanç izahına gerek duyuyordu ve Seyyid Muhammed Nûr, Muhiddin-i Arabi'den bu yana başlayan akılcı cereyanı ehli sünnetin kurallarıyle değerlendirirken yeni bir felsefe ve anlayışı da tesbit etmiş oluyordu. Bu yeni anlayışta metod vardı; sistemin oluşunda akıl ve kalb yan yana konuş; ilim ve iman bileştirilmişti. Naklin değer ölçüleri akla bağlanırken kalbin tuluatı aklın üstünde tutuluyordu. Tıpkı Muhiddin-i Arabi gibi Seyyid Muhammed Nûr da: Tevhidin tarifinde ilme önem veriyor ve tariflerinde (ilim kuvvasıyle) sözünü sık sık tekrarlıyordu. Konuşmalarında: (Bu devir keramet-i kevniye devri değildir, keramet-i ilmiye devridir) demek ihtiyacını duyuyordu. Çünkü aklın zenginliğine inanıyordu, aklın en büyük mürşid olması gereğini söylerken yine Muhiddin-i Arabi gibi (ancak kalbten gelen varidatın doğru ve müstakim) bulunduğunu haykırmaktan da çekinmiyordu. Pek çok kişi için şaşırtıcı ve çelişki gibi görünen bu tutum O'nun velayetinin ve büyüklüğünün simgesidir.

Çünkü:

1 - İslâm dini nakli hüviyeti yanında gerçekten tek aklî dindir. Hazreti Muhammed aleyhisselâm, müminlerin toplumsal yaşamlarında akıl ve ahlakı en yüksek yerine oturtmuş ve ilk defa akıl ve ilme dini bir değer vermiştir. Bu özelliği, taassub ve cehalet içinde adeta yokedilmişken Seyyid Muhammed Nûr'un bunu yenilemesi ve cesaretle haykırması asrının müceddidi olduğunu da saptar.

2 - İslâmda dini nakil ana kaynaktan alınmadıkça değeri yoktur. Yani bir şey ki Kur'an-ı Kerimde vardır, o doğrudur. Bir şey ki Hadisi şerifle tevsik edilmiştir, o mümkündür. Bunun dışında hiç bir şeyi kabul mecburiyeti yoktur. O halde Kur'an-ı Kerim Fetih suresinde geçen [[ Bizim sünnetimizde tebeddulat yoktur ]] mealindeki ayeti kerime ışığında insan üstü olaylara bağlanmak, olağanüstü şeylere heves etmek memnudur. Ve Seyyid Muhammed Nûr, bizim devrimiz keramet-i ilmiyye devridir derken Allah'ın sünnetinde değişiklik olmayacağına dair olan ilahi emri de hatırlatır.

3 - İslâm şeriatine tam bağlılık dini bir emirdir. Amma asrın şartlarına intibak etmek de aynı şekilde dinin emri olarak karşımızdadır. Öyleyse bu iki hikmetli emrin gerçek mahiyetini saptamak ve her ikisini meczetmek zorunluluğu vardır. Seyyid, ahkam ile ilim arasında koparılıp atılan köprüleri tekrar ihdas ve ihyâ etmiştir. Böylece dinin emirlerine tam tabiiyet sağlamıştır.

4 - Seyyid tıpkı Muhiddin-i Arabi gibi MİRAC OLAYI'na büyük değer vermiştir. Ona göre Hazreti Muhammed nasıl Mirac ettiyse her mümin de mirac etmeye mecburdur. Seyyid'e göre MİRAC'ın vücudla veya manen olması arasında fark yoktur. Önemli olan MİRAC İDRAKİ'dir. Peygamber aleyhisselâm MİRAC etmiş ve NÜBÜVVET SIRLARI bu şekilde açığa çıkmıştır. Kul da manen miraç yaparak hidayete erer ve kendini bulur. Seyyid bu miracın namazla ve tevhid meratibini idrakle olacağına açık şekilde işaret buyurur ve ancak muvahhidlerin miraç yapabildiklerini haber verir.

5 - Ehli sünnet velcemaat akidesine bağlı olduğu için İslâm'ın şer'i ve ahkam emirlerinin itirazsız yapılması gereğine inanır, onun için İslâm'ın emirlerini tartışmaz. Fakat ilmi konularda ve kişinin aydınlanması gereken hallerde akıl ve ilme çok değer verir. Ve o sebeple her nevi tartışmayı hakikatın bulunmasında zorunlu yol kabul eder. Bir taraftan akıl ve ilmi değerlendirip ona üstünlük tanırken diğer yandan ilahi vahy'e kutsal ve emin bir rahatlıkla bakar. Ona göre: Kalbten gelen bir tuluat, ilmi nakilden ve akli delilden daha kıymetli ve daha doğrudur.

Ancak bu kaziye ne ilmi küçültür, ne de aklı. Seyyid burada bir ahenk sağlayarak her ikisini yerinde ve ortamında değerlendirmiş ve hepsinin gerekliliğini savunmuştur.

Seyyidin özelliği üçüncü devre melâmiliğin bir sistem içinde oluşmasına sebeptir. Ve MELÂMET üçüncü devrede artık bir tavır ve bir neşe olmaktan biraz daha fazla bir şeydir. Bir İslâm felsefesi, bir İslâm inanç sistemi hüviyetinde yeni bir görüş ve yeni bir düşüncedir. Bu özelliği onu bir ve ikinci devre melâmilerinden ayırır.





İSLÂMDA MELÂMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ



Yusuf Ziya İNAN / 1976


 

Bu mesaja verilen yanıtlar: (yanıtları görmek istemiyorum)

Salih Altındağ (13.05.2010 23:06) Cevap yaz | Yazılmış 1 cevabı oku
- II - ÜÇÜNCÜ DEVRE MELÂMİLİĞİN KURUCUSU SEYYİD MUHAMMED NÛR'ÜL ARABİ'NİN HAYATI Seyyid Muhammed Nûr hakkında yazılı vesaik çok azdır. Öğrencilerinden pek çoğu ... devam ediyor

 
 
13.05.2010 23:03:00        Bu mesajı cevapla. Bu mesaj şu mesaja yanıt olarak yazılmıştır. Bu mesaja 1 adet yanıt yazıldı >>>
 
- IV -

İKİNCİ DEVRE MELÂMİLERİN HİZMETİ



İkinci devre melâmilerinden verdiğimiz örnekler onların fikir ve ruh yapılarını yansıtır. Devirlerinde Osmanlı sarayını yakından ilgilendiren hareketleri vardır. Bilhassa monarşiye karşı halkı kışkırttıkları bir vakıadır amma bu bir fitne değil, İslâm inanışının gereğini açık kalble anlatmadır. Zira İslâm'da kimse kimsenin kölesi değildir. Allah'tan başka efendi yoktur ve kul yalnız Allah'ın tebası olur. Melâmiler bu gerçekleri anlattıkları için saray gözünde korkulu kişiler olmuştur. Şeyh Bedrettin'in isyan hareketi ve ortaya attığı fikirlerde saray için çok tehlikeli idi ve bu fikirleri ulemai rusum melâmilere yüklemenin rahatlığı ve kolaylığı içindeydi.

Beşir Ağa'nın ölümü ile melâmet yine sırlanır. Ne var ki ondokuzuncu asrın ilk yarısında İslâm dini tam bir taassub içindedir; din adamlarının ilme karşı takındıkları menfi tavır gençleri tedirgin etmekte, dini taassub aydın kişileri derinden derine düşündürürken onları tam bir karamsarlığa sürüklemektedir.

İşte bu huzursuz fakat önemli olaylara gebe yıllarda ÜSKÜP dolaylarında bir yüce kişi, bir büyük veli doğuyor ve İslâm'ın ilim ve ahlak güzelliğini tekrar gözler önüne sererek MELÂMET'İ yeniden gün ışığına çıkarıyordu. Taassub'a karşı hoşgörüyü, esaret ve köleliğe karşı hürriyeti, cehalete karşı ilmi savunan ve İslâm inancının ilimle hemhal olduğunu söyleyen bir yüce varlık SEYYİD MUHAMMED NÛR'ÜL ARABİ'dir. Tariki Muhammedi diye isimlendirilen ve her tarikin zirvesi kabul edilen MELÂMET'İ bu kerre sistemleştirmek ve onu asrın şartlarına göre değerlendirmekle işe başlayan Seyyid hazretleri cehalet ve taassub karanlığını da yırtmış, gözleri kapatan bu perdeleri koparıp atmıştır.

Ancak hemen ilave edelim ki SEYYİD MUHAMMED NÛR'un etkinliğinde ikinci devre melâmilerin çilesi ve yaşamlarının büyük hissesi olduğunu kabul mecburiyeti vardır. Çünkü:

1 - Yasak, insanı tahrik eder. Osmanlı ricalinin melâmilerle uğraşması, Melâmiliğe güç katmış ve melâmilere cesaret vermiştir. Onlar tıpkı KERBELA'da zulme Uğrayan EHLİ BEYT gibi gönüllerde yaşamıştır. Gizli kaldıkça taraftarları artmış ve Seyyid'in ondokuzuncu asırdaki ortamını hazırlamıştır.

2 - Beşir Ağa'nın idamı olayı tevhid dünyasında fırtınalar koparacak niteliktedir. Bu olayla melâmiler halk indinde MASUM sıfat ve mazharına düşmüşlerdir. Bu ise onları manen yüceltmiş ve ileriki asırların müsait tevhid ortamını oluşturmuştur.

3 - İkinci devre melâmiler yeni bir sistemin ilk aşamasıdır. Bu bakımdan Seyyid hazretleri evveliyatı olan bir temel üzerinde tevhid akidesini sistemleştirmiştir.

4 - İkinci devre melâmileri kayıt ve ayrıcalığa karşı koymakla tevhid akidesine de yön vermişler ve birlik inancına katkıları ile tasavvufun ifade ve dillerde terennümüne, aydın insanlara telkinini vesile ve sebep olmuşlardır.

Bu özellikleriyle ikinci devre melâmileri, üçüncü devre melâmiliğin doğuş ve gelişmesine önemli derecede katkıda ve hizmette bulunmuş olmaktadırlar.



İSLÂMDA MELÂMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ



Yusuf Ziya İNAN / 1976


 

Bu mesaja verilen yanıtlar: (yanıtları görmek istemiyorum)

Salih Altındağ (13.05.2010 23:04) Cevap yaz | Yazılmış 1 cevabı oku
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ÜÇÜNCÜ DEVRE MELÂMİLİĞİ Veya Melâmiyye-i Nûriye devri - I - ÜÇÜNCÜ DEVRE MELÂMİLİĞİ VE ÖZELLİĞİ Üçüncü devre melâmiliği, 19. ... devam ediyor

 
 
 
 
  - tiklayin - Bu sayfaya link ver - tiklayin - Bu sayfayı birine gönder Bu sayfada hata var!  

(c) Antoloji.Com, 2014. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Antoloji.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Yayın Hakkı Notu.
Şu anda buradasınız:

Antoloji.com
23.11.2014 13:46:01  #.234#
  » Şiir  » Kitap  » Etkinlikler  » Şarkı Sözleri  » Resim  » Forum  » Nedir  » Gruplar  » E-Kart  » Sinema  » Haber  » Bilgi Yarışması  » İletişim
 Antoloji.Com   » Hakkında   » Künye   » Yardım   » İnsan Kaynakları   » İletişim   » Seçim  
[Hata Bildir]